(Atina) – İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) bugün yaptığı açıklamada AB ile Türkiye arasındaki Geri Gönderme Anlaşması yüzünden geçen sene binlerce kişinin Yunanistan adalarında çok kötü koşullarda sıkışıp kaldığını ve birçoğunun da iltica prosedürlerine ve mülteci korumasına erişemediğini söyledi. Koşullarla ilgili değerlendirme 18 Mart 2016’da imzalanan anlaşmanın yıldönümünden hemen önce yayımlandı.

Yunanistan’ın Midilli Adası’nda, AB-Türkiye Anlaşması uyarınca zorla Türkiye’ye geri gönderilme korkusuyla yaşayan düzinelerce sığınmacının yaşadığı, terk edilmiş bir fabrikadan dönüştürülmüş mülteci işgal evi.

©2017 Arash Hampay / İnsan Hakları İzleme Örgütü
Anlaşmayı hayata geçirmek üzere bir tahdit politikası benimseyen Yunanistan hükümeti, sığınmacıları, işlemlerini süratle yaparak Türkiye’ye geri göndermek için, adalardaki “sıcak nokta” olarak adlandırılan yerlerde ve diğer kabul merkezlerinde tutuyor. Ancak sığınmacıların gelmeye devam etmesi, yardım fonlarının yanlış idare edilmesi ve karar verme sürecinin yavaş ilerlemesinin yanı sıra, Yunanistan’ın temyiz komitelerinin Türkiye’ye kısa yoldan geri göndermelerin güvenli olmadığı yönünde verdiği müsbet kararlar, Yunanistan adalarında aşırı kalabalığa ve koşulların giderek kötüleşmesine neden oluyor. Tüm bunlara bir de Yunanistan makamlarının durumları hassasiyet gösteren sığınmacıları tespit edip anakaraya nakletmemesi de eklenince, güvenlik koşulları daha da vahimleşiyor ve sığınmacılar gereksiz bir ıstırap ve ümitsizlik sarmalına sürükleniyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütü Yunanistan araştırmacısı Eva Cossé, “AB-Türkiye anlaşması tam da koruması gerektiği insanlar için gerçek bir felakete dönüştü. Yunanistan makamları, ülkenin sahillerine çıkan insanların sığınma prosedürlerine erişimlerini olması gerektiği gibi sağlamalı ve sığınmacılara uygulanan tahdit politikasına son vermelidir” dedi.

Midilli’deki bir mülteci işgal evindeki Cezayirli sığınmacılar. Cezayirliler gibi belli uyruktan kişiler, iddialarının tamamen mesnetsiz olduğu varsayılarak “ekonomik göçmen” olarak değerlendiriliyorlar ve genellikle bu sebeple gözaltına alınıyorlar.

©2017 Arash Hampay / İnsan Hakları İzleme Örgütü
İnsan Hakları İzleme Örgütü AB-Türkiye Anlaşması'nın yürürlüğe girmesinin ardından Yunanistan adalarındaki resmi ve gayrı resmi kabul merkezlerini defalarca ziyaret etti. Bu ziyaretlerin sonuncusu da Şubat 2017’de Midilli adasına gerçekleştirildi. Adalarda sıkışıp kalmış göçmen ve sığınmacılarla yapılan onlarca görüşme, anlaşmanın bu kişilerin insan haklarını nasıl olumsuz etkilediğini açıkça ortaya koyuyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü açıklamasında ayrıca, anakarada bulunan resmi kabul merkezlerindeki koşulların da son derece kötü olduğunu, bununla birlikte adalardaki durumla karşılaştırıldığında buradaki koşulların ve sığınma işlemi prosedürlerinin iyileştirilmeye daha açık olduğunu söyledi.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği'nin (BMMYK) verdiği rakamlara göre, sığınmacı ve göçmenlerin ulaştığı başlıca beş adada bulunan resmi ve gayriresmi kabul merkezlerindeki azami resmi kabul kapasitesi 8.759. Oysa bu adalardaki sığınmacı ve göçmen sayısı 14 Mart itibariyle 12.963 idi. Hizmet sunabilecekleri kapasitenin neredeyse iki katı mülteciyi barındıran bu tesisler Suriye, Irak ve Afganistan gibi savaş bölgelerinden kaçan insanların küçük gruplar halinde gelmeye devam etmesiyle ortaya çıkan sorunların üstesinden gelemiyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, anakaradaki bazı tesislerde de koşulların kötü olduğunu ve Yunanistan’ın yükümlülükleri gereğince buraların insani standartlara uygunluk hale getirmesi gerektiğini kaydetti.

Bir yandan Avrupa Birliği kurumları ve üye ülkeleri Yunanistan’a önemli miktarda destek sağlarken, diğer yandan Avrupa Komisyonu da Yunanistan’a, hassas grupların korunması ve emniyet tedbirlerine ilişkin usulleri zayıflatması ve anlaşma uyarınca Türkiye’ye yapılacak transferleri kolaylaştıracak işlemleri hızlandırması için baskı yapıyor. Anlaşmanın Türkiye’nin sığınmacılar için güvenli ülke olduğuna dair yanlış bir varsayıma dayanması, Yunanistan’ın sığınmacıları iltica taleplerinin esaslarını dikkate almadan Türkiye’ye geri göndermesine olanak sağlıyor. Ancak, anlaşmanın hayata geçmesini takip eden aylarda, Yunanistan’ın iltica temyiz komiteleri haklı olarak birçok vakada, Türkiye’nin mülteciler için etkin koruma sağlamadığını ve mesnetlerinin usule uygun olarak incelenmesi için sığınma başvurularının Yunanistan’a yapılması gerektiğine hükmetti.

Ne var ki Yunanistan hükümeti, AB’den gelen baskı sonucunda Haziran’da temyiz komitelerinin yapısını değiştirdi ve yeniden yapılandırılan komiteler en az 20 vakada, mülteci koruma sistemine Avrupalı olmayanları dahil etmediği gerçeğine rağmen Türkiye’nin güvenli ülke olduğuna karar verdi. İki Suriyeli sığınmacının bu karara Yunanistan’ın en yüksek mahkemesi olan Danıştay nezdinde yaptıkları itiraza ilişkin dava, 10 Mart’ta görüldü.

Bugüne kadar hiç kimse Türkiye’de etkin koruma alabilecekleri gerekçesiyle sığınma başvuruları kabul edilemez bulunduğu için Türkiye’ye zorla gönderilmiş değil. Ancak Danıştay’ın yapılan itirazı reddetmesi sığınmacıların kitlesel olarak Türkiye’ye gönderilmelerinin yolunu açabilir.

Midilli’de Suriyeli sığınmacıların yaşadığı, işgal evi olarak kullanılan terk edilmiş bir binadaki derme çatma barınak. AB-Türkiye Anlaşması’nın Mart 2016’da yürürlüğe girmesinden bu yana binlerce kişi Yunanistan adalarında son derece kötü koşullarda sıkışıp kaldılar.

©2017 Arash Hampay / İnsan Hakları İzleme Örgütü
Aralık 2016’da yayımlanan Eylem Planı’nda Avrupa Komisyonu, Türkiye’ye geri gönderme sayısının artması için, sığınmacıların adalarda kalma ve hızlandırılmış başvuru değerlendirme sürecine tabi olma şartından hassas grupların ve aile birleşiminden faydalanma hakkı olanların muaf tutulması uygulamasının sona erdirilmesi de dahil olmak üzere, daha katı tedbirlerin hayata geçirilmesini tavsiye etti. Komisyon ayrıca adalarda gözaltında tutma uygulamasının kapsamının genişletilmesini ve itiraz hakkının iptalini de önerilerine dahil etti. Yunanistan parlamentosu bu tavsiyeleri hayata geçirecek yasal değişiklikleri görüşmeye 13 Mart 2017 haftasında başlayacak.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, Yunanistan’ın, AB’nin hassas durumdaki sığınmacılar için sağlanan korumaların hafifletilmesi, adalarda gözaltıların artırılması, temyiz haklarının zayıflatılması ve sığınmacıları korunma ihtiyaçlarını tespit etmeden Türkiye’ye geri göndermesi yönündeki baskılarına direnmesi gerektiğini kaydetti.

AB-Türkiye anlaşması sığınmacıların adalarda tutulmasını açıkça şart koşmasa da, AB ve Yunanistan yetkilileri yürüttükleri tahdit politikasını anlaşmaya dayanarak gerekçelendiriyorlar. İnsan Hakları İzleme Örgütü, sığınmacıları anakaraya nakletmenin Türkiye’ye olası geri dönüş sürecini zorlaştırma ihtimalinin, insanları sağlıklarını tehdit eden ve ciddi bir kaygıya sevk eden koşullara mahkum etmek için asla bir mazeret olamayacağını ifade etti.

Cossé, “AB iltica hakkının korunması konusunda samimiyse, AB-Türkiye Anlaşması'nın uygulamadaki sorunlarını ciddiyetle incelemelidir. AB’nin daha iyi yönetilen ve hak odaklı bir yaklaşım benimsemesi Yunanistan’ın külfetini hafifletecek; savaş ve zulümden kaçan binlerce kişinin daha iyi bir koruma almasını ve çektikleri eziyetin azalmasını sağlayacaktır” dedi.

Yunanistan’ın AB ile Türkiye arasındaki Geri Kabul Anlaşması bağlamında düzenlenen mevcut iltica sistemindeki sorunlarla ilgili daha fazla bilgi ve Yunanistan adalarında, çok kötü koşullarda sıkışıp kalan sığınmacı ve göçmenlerin anlatımları için lütfen aşağıya bakın.

 

Yunanistan’ın Sorunlu İltica Sistemi
Bu konuda Yunanistan’a sağlanan önemli finansal ve teknik desteğe rağmen adalarda bulunanların iltica sistemine erişiminde ciddi eksiklikler bulunuyor. AB-Türkiye Anlaşması’nın uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla Nisan 2016’da yürürlüğe sokulan bir kanunla oluşturulan hızlandırılmış usul, adalarda yapılan uluslararası koruma başvurularının uygunluk ve kabul edilebilirliklerini —temyiz süreci dahil— 15 gün içinde inceleyip sonuçlandırıyor. Kanun sürecin ilk aşamasında hukuki yardımı garanti altına almayarak ve temyiz aşamasında duruşma yapılması ihtimalini de sınırlandırarak, sığınmacıların haklarını etkin biçimde kullanmalarının altını oyuyor.

Uygulamada ise kararın çıkması çok daha uzun sürüyor ve bu yüzden insanlar belirsizliğe mahkûm ediliyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, farklı uyruktan kişilerin sığınma başvurularının kayıt altına alınması veya başvurularının incelenmesi aşamalarında bekleme süreleri açısından farklılıklar olduğunu belgeledi. Belli uyruktan olanlar “ekonomik göçmen” varsayılıyor ve bu da başvurularının tamamen dayanaktan yoksunmuş gibi muamele görmesine sebep oluyor; bu insanlar bu gerekçeye dayandırılarak genellikle polis karakollarında ve sıcak noktalardaki gözaltı yerlerinde alıkonuyorlar. Bu durum uyrukluğa dayalı keyfi gözaltı yapıldığına ilişkin kaygılara yol açıyor. Kimi vakalarda, söz konusu farklı muamele ve işlemlerin gecikmesinden kaynaklanan yılgınlığın gözaltı merkezlerinde karışıklıklara yol açtığı biliniyor. Bazı vakalarda mülakatlarda tercüman olmaması ya da kötü çeviri yapılması ve bilgiye ve hukuki yardıma erişimde ciddi açıklar olması da dile getirilen sorunlar arasında yer alıyor.

AB-Türkiye Anlaşması’nın yürürlüğe girmesinden sonra adalara ulaşan sığınmacılar, Yunanistan ve İtalya’nın üzerindeki baskıyı hafifletmek amacıyla tasarlanan AB’nin Eylül 2015 tarihli yeniden yerleştirme planındaki diğer kriterleri karşılasalar bile, başka AB ülkelerine yerleştirilmeye uygun sayılmıyorlar.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, Yunanistan mevzuatı uyarınca “hassas grupların” hizmetlere erişiminin daha kolay olduğu anakaradaki olağan iltica sistemine nakledilmesini öngören ilk kabul usullerinin uygulanmadığını tespit etti. Bunun yerine “hassas” gruplara mensup hamile kadınlar, refakatsiz çocuklar, çocuklu tek ebeveynler, işkence mağdurları ve engelliler gibi birçok kişi, özellikle de zihinsel veya psikolojik engelleri olan insanlar veya işkence mağdurları gibi durumları daha az “hassasiyet” arz edenler olanlar adalarda mahsur kaldılar.

Avrupa Komisyonu’na göre anlaşmanın yürürlüğe girmesinden bugüne 916 üçüncü ülke vatandaşı gönüllü ya da istemeden Türkiye’ye geri gönderildi. Komisyon bu kişilerden bazılarının sığınma talebinde bulunmadığını, bazılarının da ilk değerlendirmede olumsuz karar çıkması üzerine başvurularını geri çektiğini, bir kısmının ise dosyalarının esaslarının incelenmesinin ardından iltica taleplerinin reddedildiğini söyledi. İnsan Hakları İzleme Örgütü, başka hükümet dışı kuruluşlar ve BMMYK Yunanistan makamlarının iltica talebinde bulunmayanlar şeklinde sunduğu kişilerin Türkiye’ye zorla geri gönderilmelerinde de birçok aykırılık tespit etti.

İnsan Hakları İzleme Örgütü AB-Türkiye Anlaşması'nın, AB’nin Temel Haklar Senedi’nde yer alan sığınma arama hakkı ilkesinin tam da kendisini riske atmak suretiyle tehlikeli bir emsal oluşturduğunu kaydetti. Türkiye, Avrupa dışından gelen mülteciler ve sığınmacılar için güvenli bir ülke olarak değerlendirilemez, çünkü 1951 Mülteci Sözleşmesi’nin Avrupalı olmayanları mülteci statüsü için değerlendirme dışı tutan coğrafi sınırlamanın da dahil olduğu sebeplerle, mültecilere etkin koruma sağlamamaktadır. Türkiye’deki Suriyeli mülteciler geçici koruma statüsüne erişimleri olmalarına rağmen kayıt, eğitim, istihdam ve sağlık hizmetlerine ulaşmakta engellerle karşılaşıyorlar. Iraklılar ve Afganistanlılar gibi başka grupların ise geçici koruma statüsüne de erişimleri bulunmuyor. Ayrıca, Türkiye’nin Suriye’yle olan sınırı da hâlâ fiilen kapalı.

Avrupa Birliği ve AB üye ülkeleri, hali hazırda daha genel anlamda sığınmacıların hukuki ve idari sorumluluğunu AB sınırları dışına taşıma çabalarının bir parçası olarak, Kuzey Afrika ülkeleriyle AB-Türkiye anlaşması benzeri ayarlamalar yapılıp yapılamayacağını araştırıyorlar.

Zorlu Koşullarda Mahsur Kalanlar: Son Tanıklıklar

Afganistan’dan gelen 23 yaşındaki Rıza, Midilli’ye, Mart 2016’da, AB-Türkiye Anlaşması’nın yürürlüğe girmesinin hemen ardından ulaşmış. Kendisiyle Şubat 2017’de yapılan görüşmede, adadaki koşullar ve geleceğinin belirsizliği sebebiyle manevi zarar gördüğünü söyledi:

 

Adaya 21 Mart’ta [2016] vardığıma göre, yaklaşık bir yıldır buradayım. Adayı terk edebilmek için ne yasal bir belgem var ne de bir kaçakçıya verebilecek param. Kendimi bir hiç gibi hissediyorum ve artık hayatımın kontrolünün bende olmadığını düşünüyorum. Adayı terk edemiyorum ve bu kadar zaman burada kaldıktan sonra artık hiçbir şeyin amacı olmadığı hissindeyim. Sebepsiz yere ‘deli’ gibi dolanıp duruyorsun.

 

Ocak ayındaki yoğun kar ve yağmur yağışı ve sert rüzgâr mültecilere ev sahipliği yapan adalardaki zaten zorlu olan koşulları daha da kötüleştirdi. Afganistan’dan Midilli’ye ulaşan 23 yaşındaki Mazar Ali, kendisiyle Şubat ayında yapılan mülakatta şunları söyledi:

 

Çadırımız dışarıda, karın altında olduğu için yıkıldı. Yeni bir çadır almak için Eurorelief’e gittik [barınmadan sorumlu bir yardım kuruluşu] ama bize ancak üç gün sonra yenisini verdiler, o yüzden açıkta uyuduk. Adadan ayrılmamıza izin verilmiyor. Burada insan kendini büyük bir hapishanede gibi hissediyor. Sık sık özgürce nefes alamıyormuşum duygusu yaşıyorum.

 

Midilli’ye Eylül ayında varan 43 yaşındaki Irak Kürdü Dilşad ile Şubat ayında görüştüğümüzde şöyle dedi:

 

Bana Eurorelief’e gitmemi, oradan bir çadır alıp bir yere kurmamı ve orada yaşamamı söylediler... O zamandan beri [yazlık] bir çadırda yaşıyorum. Gördüğünüz gibi yaşam koşulları hiç iyi değil. Yemek yenecek gibi değil.

 

Midilli’de 24 – 30 Ocak arasındaki 6 gün içinde üç erkek öldü. Ölüm sebeplerine ilişkin resmi bir açıklama olmasa da, buz gibi çadırlarını ısıtmak için kullandıkları derme çatma sobalardan çıkan karbonmonoksitten zehirlendikleri zannediliyor. 2016 sonlarında Moria’da, büyük olasılıkla ocak gaz tüpünden kaynaklanan patlama nedeniyle yaşlı bir Kürt kadın ve küçük torunu hayatlarını kaybettiler.
 

Dilşad kendisiyle Ocak 2017’de yapılan görüşmede, Midilli’deki yoğun kar yağışının ardından koşulların nasıl zorlaştığını anlattı:

 

Kar yüzünden çadırım çöküyordu. Çok zordu ve gerçekten çok ama çok soğuktu. Bir defasında [kampta] bir kadın ve bir çocuk öldü... Artık tehlikede olmayacağım bir yerde olmak istiyorum. Burada korkuyorum.

 

Yunanistan’ın Midilli Adası’nda düzinelerce sığınmacının yaşadığı, fabrikadan dönüştürülmüş bir işgal evindeki mülteci çadırı. Resmi tesislerdeki zorlu ve tehlikeli koşullar yüzünden birçoğu Mitilini civarındaki terk edilmiş binalarda yaşamayı tercih ediyor.

©2017 Arash Hampay / İnsan Hakları İzleme Örgütü
Hassas Durumdaki Grupların Tespit Edilmemesi

Frontex ve Avrupa İltica Destek Ofisi (EASO) gibi AB ajansları, tıbbi yardım kuruluşları ve BMMYK tarafından desteklenen Mülteci Kabul ve Tarama Servisi, sığınmacıların varışlarında “hassas” gruplara dahil olan kişileri tespit etmek ve kayıt altına almakla sorumludur. Bu servisin işkence mağdurları ile zihinsel sağlık sorunları olanlar dahil olmak üzere engellileri de tespit edip kayıt altına alması gerekir, ancak bu tarama işlemi her zaman etkin çalışmıyor.

Görüşülen sığınmacı ve göçmenlerin neredeyse tamamı mevcut yaşamlarının kendilerine anlamsız geldiğini ifade ettiler. Korku içinde ve karamsar olduklarını anlattılar, kimileri ise intihara eğilimli olduklarını söylediler. Adalarda yaşamak yerinden edilme travmasını ve umutsuzluğu kalıcılaştırıyor, ayrıca fiziksel şiddet ve zihinsel sağlığa yönelik tehditler gibi, güvenliklerine ilişkin başka endişeleri de artırıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, belirli zayıflıkları olmayanların bile insanlık dışı ve onur kırıcı muamele sayılabilecek koşullarda yaşamaması gerektiğini söyledi.
 

İran’dan gelen 30 yaşındaki Araş, Eylül 2016’dan beri yaşadığı, AB’nin desteklediği Midilli’deki tarama merkezi Moria sıcak noktasındaki koşulların zihin sağlığını nasıl etkilediğini anlattı:

 

Burada çok acı çekiyorum çünkü onurumu kaybettim. Üç kez intihar etmeye kalkıştım… Buranın koşulları bana İran’daki hapishaneyi, kâbusları ve işkenceyi hatırlatıyor. Bu durum beni son derece çaresiz bir hale sokuyor. Tıbbi raporlar burasının bana uygun bir yer olmadığını söylüyor, ama bunun yetkililer için bir anlamı yok. Beş gün önce beni ve erkek kardeşimi çadırdan konteynıra naklettiler. Altı aydır küçük bir yazlık çadırda yaşıyordum.

 

Araş, Doctors of the World’ün (Dünya Doktorları) yaptığı ilk sağlık muayenesinde, işkence mağdurlarının koruma altındaki kategorilere dahil olmasına rağmen, AB-Türkiye anlaşmasından muaf tutularak anakaraya gitmelerine izin verilen hassas gruplardan birine girmediğine kanaat getirildiğini söyledi:

 

Onlara siyasi tutuklu olduğumu, işkence gördüğümü ve üç kez sahte infaza maruz bırakıldığımı anlattım... Bana neden öldürülmediğimi sordular; ben de bunun bir işkence yöntemi olduğunu söyledim. Yaşadığım tüm fiziksel ve psikolojik sorunları anlatmama rağmen kâğıdıma ‘Hayır’ yazdılar.

 

İnsan Hakları İzleme Örgütü, Araş'ın durumunu Dünya Doktorları’nın Yunanistan’daki temsilcisiyle görüştü. Temsilci, Araş’ın ilk sağlık taramasında gözle görünür herhangi bir yaralanmasının olmadığını ve bir psikolog veya sosyal hizmet uzmanıyla görüşmek isteyip istemediği sorulduğunda da reddettiğini söyledi. Araş daha sonra Dünya Doktorları’ndan psikolojik destek talebinde bulunduğunu ve sonrasında da Yunanistanlı yetkililerden kendisine olası işkence kurbanı olarak “hassas” statüsü vermelerini istemiş. Dünya Doktorları temsilcisi bu talebin geri çevrildiğini kaydettiler.

Araş zihinsel sağlığının Midilli’de kötüleştiğini söyledi. Üç gün önce intihara kalkıştığını, kampın psikologuna gidip ona hapishanede kendisine işkence yapıldığını ve hâlâ kâbuslar gördüğünü söylemeye çalıştığını anlattı. Kamp ona hapishaneyi hatırlatıyordu. Psikologun cevabı, “senden önce bekleyen 90 kişi var; beklemek zorundasın” olmuş.
 

İnsan Hakları İzleme Örgütü, 2017’nin başlarında Yunanistan makamlarının ve destekçi ortakların engelli kişilerin tespitini gereğince yapmadıklarını tespit etti. Örgüt ayrıca Yunanistan’daki sığınmacılar ve göçmenlerin büyük ihtiyaç duyduğu zihinsel sağlık hizmetleri ve psikososyal desteğe erişemediklerini de ortaya çıkardı.
 

Yirmili yaşlarının sonlarındaki Ahmet ve Fatma Iraklı bir çift. Her ikisi de ayakta durmalarını ve yürümelerini çok zorlaştıran fiziksel engellere sahipler. Ekim 2016’daki görüşmede İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne engellilik durumlarını, kanıt olarak gösterebilecekleri sağlık raporları olmadığı için kaydettirmelerinin mümkün olmadığını anlattılar. Artık tekerlekli sandalyede olan Fatma, “[Samos / Sisam Adası’na] kayıt olmaya gittiğimizde, kendi gözleriyle görmelerine rağmen bizden engellilik durumumuza ilişkin kanıt istediler” dedi.
 

Anlaşma Kapsamında Sığınma Başvurusu
Homs’dan 36 yaşındaki Suriyeli sığınmacı “Ahmet”, Midilli’ye Temmuz 2016’da geldi. Şubat 2017’de, ABD-Türkiye Anlaşması’nın yürürlükte olduğu zamanda kendisiyle yapılan görüşmeyi anlattı. Görüşme sırasında mülakatı yapan kişinin görüşmenin amacını söylemediğini, Suriye’de gördüğü zulüm sebebiyle yaptığı iltica başvurusunu dikkate almadığını ve yalnızca Türkiye’de geçirdiği süreyle ilgilendiğini, ancak orada yaşadığı koruma altında olmama durumunu yeterince dikkate almadığını belirtti:

 

Oraya gittiğimde “ya iltica başvurusu yaparsın ya da Türkiye’ye geri dönersin” dediler. Ben de iltica başvuru yaptım, reddedildim; şimdi temyizin sonuçlanmasını bekliyorum. Bana “mahkeme Türkiye’yi güvenli bir ülke olarak değerlendirdiği için reddedildin” dediler. Hayal kırıklığına uğradım. Kararı temyiz etmemi yoksa ya hapse atılacağımı ya da sınırdışı edileceğimi söylediler.

 

Ahmet iki ay geçirdiği Türkiye'de geçici koruma kaydını yaptırmayı bir türlü başaramadığını söyledi. Kayıt yaptırmadığı için gerekli ikamet belgesi olmadığından ağır sırt ağrıları için sağlık hizmeti alamadığını belirtti. Midilli’de yaptığımız görüşmede şunları aktardı:

 

Görüşmenin amacını anlatmadılar, ama avukata iznim olmadığını söylediler. “Başvurun reddedildiği takdirde avukat hakkın olacak” dediler. Görüşme sırasındaki en önemli şey tüm soruların Türkiye hakkında olmasıydı. Oysa ben Türkiye’den kaçan bir Türk değilim. Bana Suriye’yle ilgili sorular sormaları gerekirdi. Hep bu görüşmeyi unutmaya çalışıyorum. Görüşmede Suriye hakkında söylediklerimi dinlememeye çalıştılar. Sanki pazarlık yapıyorlardı: “Bize, seni reddetmek için Türkiye’yle ilgili bir şey lazım.”

 

Yunanistan’a Haziran 2016’da gelen 27 yaşındaki Nijeryalı sığınmacı “Willias”, Şubat 2017’deki görüşmemizde kendisiyle dört ay önce yapılan bir görüşmeyi anlattı:

 

Mülakat sırasında yalnızdım; ne bir avukat ne de tercüman vardı. İngilizce konuştum ama İngilizce’m iyi değil. Tercüman istedim; görüşmeyi yürüten kişi bana tercümanın buralarda olmadığını söyledi. Sonra olumsuz yanıt geldi. O zaman bana bir avukat verdiler ve temyize başvurduk. Ne olacağını bilmiyorum; bir şey söylemiyorlar. Türkiye’ye geri dönemem; ölürüm daha iyi. Orada hapisteydim ve hiç hoş değildi. Aynı şey kendi ülkem için de geçerli.

 

Midilli’ye Eylül ayında gelen 43 yaşındaki Iraklı Kürt sığınmacı Dilşad da Şubat’taki görüşmede benzer bir ifade verdi:

 

İki görüşmeye girdim. Sorular çok basitti. Kim olduklarını bilmiyorum. Tercüman Farsça konuşuyordu. Bana müsait bir Kürtçe çevirmenin olmadığını söylediler. Görüşmenin ne olduğunu anlatmadılar. Sadece çadırımda beklememi, beni çağıracaklarını söylediler... İkinci görüşmede bana “Türkiye’ye geri gitsen ve belge alma ihtimalin olsa, bu sana uyar mı?” diye sordular. Hayır, dedim, çünkü orada beni hapse atmışlardı.

 

Yunanistan’a Ağustos sonunda ulaşan 37 yaşındaki Iraklı Hüseyin Şerif, İnsan hakları İzleme Örgütü’yle Şubat ayında yaptığı görüşmede henüz mülakata alınmadığını söyledi: “Bana mülakat için en yakın günün 23 Mart olduğunu söylediler ama benden sonra gelen bazıları daha erken bir mülakat tarihi aldılar. İnsanlara keyiflerine göre muamele ettiklerini düşünüyorum. Hayvanlara bizden daha iyi davranıyorlar.”

Hüseyin Midilli’nin Mitilini kentinde üç Iraklı erkeğin saldırısına uğradığını ve karnından defalarca bıçaklandığını söyledi. 10 gün hastanede kalmış ve ameliyat olmuştu: “Şikâyette bulunmak üzere karakola gittiğimde bana 100 Avro ödemem gerektiğini ve [davanın] zaman alacağını söylediler. Ben de vazgeçtim ve korktuğum için iki ay boyunca Mitilini’de bir apartmanda saklandım.”
 

Midilli Adası’nda mahsur kalan sığınmacıların barındığı, işgal evine dönüştürülen terk edilmiş bir fabrika. 

© 2017 Arash Hampay for Human Rights Watch
AB ile Türkiye arasındaki anlaşmanın yürürlüğe girmesinden bir gün sonra Yunanistan’a ulaşan 23 yaşındaki Afgan sığınmacı Rıza, Midilli’deki ilk iki ay boyunca iltica işlemleri ve kendisine ne olacağı hakkında hiçbir bilgisi olmadığını anlattı: “Sonra bir STK geldi ve bize sınırların kapandığını ve iltica başvurusu yapmamız gerektiğini söyledi. Ne var ki, nasıl başvuracağımı bilmiyordum.”

Rıza iltica başvurusu yapmak istediğini bildirdikten altı ay sonra kendine bir sığınmacı kartı verildiğini ama iltica talebi için mülakata alınan az sayıdaki Afgan’dan biri olduğunu söyledi:

 

İlk başlarda yalnızca Suriyelilerle mülakat yapılıyordu. Ben görüşmeye alınan az sayıda Afganistanlı kişiden biriyim; üç ay önce görüştüm. Ama henüz sonuç gelmedi. 10 aydır bekleyen ve henüz görüşme yapılmamış insanlar var; öte yanda ise 20 gündür burada olup Atina’ya gidenler var.

 

Rıza görüşmenin amacının anlatılmadığını söyledi:

 

Benimle görüşen kişi yabancıydı, muhtemelen Avrupa Birliği’den; tercüman da vardı. Bana en baştan ülkemde sorun yaşayıp yaşamadığımla ilgilenmediklerini; yalnızca buraya gelirken sorun yaşayıp yaşamadığımı öğrenmek istediklerini söylediler. Birçok kez neden Türkiye’de kalmadığımı sordular ve Türkiye’nin güvenli bir ülke olduğunu söylediler. Onlara Türkiye’nin güvenli olmadığını söyledim. Zor bir ülke olduğunu ve orada insanın kendini güvende hissetmediğini anlattım. Birçok kişiyi Afganistan’a geri göndermişlerdi ve oradayken yetkililer beni de geri göndermekle tehdit etmişti.

 

Şubat ayındaki görüşme sırasında 21 yaşındaki Cezayirli Samir, Midilli’ye vardığında, kendisinin Moria sıcak noktası içinde kapalı bir yerde gözaltında tutulduğunu, ancak başka uyruktan olanların kampa serbestçe girip çıktıklarını söyledi:

 

[Ege] denizinde İsveçli sahil korumalar bizi yakaladı. Ondan sonra doğrudan Moria’ya getirilip hapse atıldık. Sorun burada. Cezayir adını duyar duymaz, hiçbir şey yapmamış olsan bile derhal gözaltına alıyorlar. Vardığımda bana 25 gün gözaltında tutulacağımı, sonrasında iltica alamamam halinde Türkiye’ye geri gönderileceğimi söylediler... 8 gün hapiste kaldıktan sonra ESAO’yla [Avrupa İltica Destek Ofisi] görüşmeye giderken kaçmaya karar verdim.

 

23 yaşındaki Pakistanlı “Fezi”, Peşaver’de yaşadığı yerde çok sayıda canlı bomba ve İHA saldırısı gerçekleştiği için kaçtığını söyledi. Şubat ayındaki görüşmede, Midilli’ye geldikten sonra yaşadıklarını şöyle anlattı:

 

Moria’da sekiz-dokuz ay kaldım. Bu süre içinde beni iki ay hapsettiler [Moria’nın içindeki göçmen gözaltı merkezi]. Sebebini bilmiyorum. Söylemediler. Belgelerimi ve elimdeki her şeyi aldılar. İki ay sonra belgelerimi geri verip “Gidebilirsin” dediler. Korktum, çünkü EASO görüşmelerine giden Pakistanlıların tamamı başarısız oluyor.