(Waşington, DC) – İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), 2017 Dünya Raporu'nun yayınlanması vesilesiyle yaptığı bir açıklamada, ABD'de ve Avrupa'da popülist liderlerin yükselişinin temel hakların korunmasını tehdit ettiğini ve dünyanın hak ihlalleri yapan tüm otokratlarını cesaretlendirdiğini belirtti. Donald Trump'ın, nefreti ve hoşgörüsüzlüğü köpürten bir seçim kampanyasının ardından başkan seçilmesi ve Avrupa'da evrensel hakları reddeden siyasi partilerin etkisinin artışı, savaş sonrası dönemde kurulan insan hakları sistemini risk altına sokuyor. 

World Report 2017. Cover: Men carrying babies make their way through the rubble of destroyed buildings after an airstrike on the rebel-held Salihin neighborhood of Syria’s northern city of Aleppo, September 2016.

© 2016 Ameer Alhalbi/Agence France Presse/Getty Images

Bu arada Rusya'da, Türkiye'de, Filipinler'de ve Çin'de de güçlü 'tek adam' liderler, refahın ve güvenliğin güvencesi olarak, hesap verebilen yönetim ve hukukun üstünlüğü gibi ilkeler yerine kendi otoritelerini ikame ettiler. İnsan Hakları İzleme Örgütü'ne göre birbirlerine yakınsayan bu eğilimler, hukuki standardları karalayan ve gerçekçi analizlere dudak büken propaganda operasyonlarından da cesaret alarak, insanlık onurunu, hoşgörüyü ve eşitliği özendiren yasalara ve kurumlara doğrudan meydan okuyorlar.

İnsan Hakları İzleme Örgütü, bu sene 27. defa yayınlanan 687 sayfalık Dünya Raporunda, 90'dan fazla ülkenin insan hakları alanındaki uygulamalarını gözden geçiriyor. Örgütün İcra Direktörü Kenneth Roth, rapor için yazdığı giriş makalesinde yeni bir populist otoriterler neslinin, insan haklarının korunması kavramını tersyüz etmeye çalıştığını; insan haklarının, bu yeni nesil otoriterler tarafından, resmi iktidarlar üzerinde önemli bir kontrol mekanizması olarak değil,  çoğunluk iradesine ket vuran bir engel olarak görüldüğünü dile getiriyor.

"Popülizmin yükselişi insan haklarına çok büyük bir tehdit oluşturuyor" diyen Roth, "Trump ve Avrupa’daki çok sayıdaki siyasetci, ırkçılığı, yabancı düşmanlığını,  kadın düşmanlığını ve göçmen karşıtlığını kullanarak güç kazanmaya çalışıyor. Hepsi de iş güvencesinin sağlanması, kültürel değişimden kaçınmak veya terörist saldırıları önlemek için, insan hakları ihlallerinin güya zorunlu olduğunun halk tarafından kabul edildiğini ileri sürüyor. Oysa insan haklarını hiçe saymak, tiranlığa giden en kestirme yoldur," şeklinde konuşuyor.

Trump'un ABD'deki Başkanlık seçimleri sırasında yürüttüğü kampanyayı hoşgörüsüzlük siyasetinin canlı bir örneği olarak gösteren Roth, Trump'un ekonomik durumlarından hoşnut olmayanlara ve içinde giderek daha çok kültürel çeşitlilik barındıran bir topluma, insanlık onuru ve eşitlik gibi temel ilkeleri reddeden bir söylemle yanıt verdiğini belirtiyor. Trump seçim kampanyası boyunca, göçmenlerin kitlesel olarak sınırdışı edilmesine yönelik planların uygulanması, kadın haklarının ve medya özgürlüklerinin kısıtlanması ve işkencenin kullanılması gibi, milyonlarca insana zarar verecek öneriler ortaya attı. Trump bu önerileri geri çekmezse, yönetiminin Amerika Birleşik Devletlerinde kitlesel insan hakları ihlalleri yapması ve uygulamadaki tüm eksikliklerine rağmen, her iki parti tarafından da uzunca bir süredir benimsenmiş durumda olan hak temelli dış politika gündemi anlayışından uzaklaşması riski bulunuyor.

Avrupa'da da, benzer bir popülizm, ekonomik altüst oluşun vebalini göçe yüklemeye çalıştı. Roth, bunun belki de en iyi örneğinin Brexit kampanyası olduğunu belirtiyor.

Roth'a göre, devletlerin zulümden, işkenceden ve savaştan kaçanları günah keçisi olarak kullanmak yerine, göçmen topluluklarına topluma tam olarak entegre olabilmeleri ve katılabilmeleri için yardımcı olmaya yatırım yapması gerek. Roth, kamu görevlilerinin bir vazifesinin de populistlerin nefretini ve hoşgörüsüzlüğünü reddetmek ve korunmasız azınlıkların hedef alınmasına siper olan bağımsız ve tarafsız mahkemelere destek vermek olduğunu dile getiriyor. 

Roth, popülistler tarafından körüklenen anlık tutku ve öfkelerin, güçlü tek adam yönetimlerinin toplum üzerindeki uzun vadeli tehlikelerini gözden kaçırma eğilimi bulunduğunu dile getiriyor. Rusya'da Vladimir Putin 2011 yılında baş gösteren toplumsal hoşnutsuzluğa, ifade ve toplanma özgürlüğünün gaddarca kısıtlanması, çevirimiçi muhalefe yönelik daha önce örneği görülmemiş yaptırımlar uygulanması ve bağımsız grupların örgütlenmesini sertçe kısıtlayan yasalar çıkartmak gibi, baskıcı bir gündemle yanıt verdi. Çin lideri Xi Jinping ise, ekonomik büyümedeki yavaşlamadan endişelenerek, muhalefete, Tiananmen döneminden bu yana görülmüş en yoğun baskıları uygulamaya başladı.

Suriye'de, Rusya, İran ve Hizbullah tarafından desteklenen Başkan Başer Esad, muhalif bölgelerdeki sivilleri hedef alan ve savaş hukukun en temel gerekliliklerini hiçe sayan bir savaş suçu stratejisi benimsedi. Kendine İslam Devleti diyen ve IŞİD adıyla da bilinen güçler düzenli olarak sivillere saldırdı ve ele geçirdikleri insanları infaz etti, bir yandan da tüm dünyada sivillere yönelik saldırılar yaptı ya da böylesi saldırıları teşvik etti.

Çatışmalardan kaçan 5 Milyon'dan fazla Suriyeli, güvenlik arayışlarında ürkütücü engellerle karşılaştılar. Ürdün, Türkiye ve Lübnan milyonlarca Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyorlar, ancak sınırlarını yeni gelenlere kapatmış durumdalar. Avrupa Birliği liderleri sığınmacıların sorumluluğunu adil bir şekilde paylaşmak veya mülteciler için güvenli rotalar oluşturmak için üzerlerine düşeni yapmadılar. Mültecilerin yeniden yerleştirilmesi konusunda yıllardır öncülük etmiş olmasına rağmen ABD geçtiğimiz yıl içinde sadece 12.000 Suriyeli mülteciyi yeniden yerleştirdi ve Trump bu programı bile sonlandırmakla tehdit ediyor.

Afrika'da endişe verici sayıda lider, makamlarından ayrılmamak için, görev sürelerini uzatan, ya da görev süreleri üzerindeki sınırları kaldıran "anayasal darbeler" yaptılar, bazıları da adil olmayan seçimleri ya da yolsuzluk veya talancılık yapan yönetimleri protesto edenleri şiddet kullanarak sindirdiler. Yargılanmaktan korkan çok sayıda Afrikalı lider, Uluslararası Ceza Mahkemesini sert bir şekilde eleştirdi, üçü çekildiklerini açıkladı. 

Roth, bu küresel saldırı karşısında sistemin temelini oluşturan insan hakları değerlerinin teyit edilmesi ve savunulması gerektiğini söylüyor. Ne var ki çok sayıda kamu görevlisi, bu popülizm rüzgarının dineceği umuduyla, kafalarını kuma gömmüş görünüyor.  Roth'a göre bazıları da, popülistlerin söylemlerinin etkisini azaltacağı düşüncesiyle onları taklit ediyor, ancak bu popülizmi güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor. Roth, insan haklarına bağlı görünenen hükümetlerin, bu ilkeleri çok daha güçlü ve tutarlı bir şekilde savunması gerektiğini dile getiriyor ki Birleşmiş Milletler'de geniş çaplı inisiyatiflere destek veren, ancak iş kriz halindeki bir ülkeye yanıt vermeye geldiğinde nadiren öncülük yapan Latin Amerika, Afrika ve Asya'daki demokrasiler de buna dahil.

Roth son raddede sorumluluğun halka düştüğünü söylüyor. Demagoglar gerçek sorunlara yanlış açıklamalar ve kolaycı çözümler sunarak popüler destek kazanıyorlar. Bunun panzehiri seçmenlerin hakikatleri ve insan haklarına saygılı demokrasinin üzerinde yükseldiği değerleri temel alan bir siyaset talep etmesi. Hala çok sayıda insanın el üstünde tuttuğu değerleri savunmanın en iyi yolu, sivil toplum örgütleri, siyasi partiler, geleneksel ve sosyal medya gibi tüm araçları kullanarak, çok güçlü bir kamuoyu tepkisinin verilmesi.

Roth "çoğunluğun çıkarının ne olduğuna ilişkin ayrıcalıklı bir içgörü sahibi olduğunu iddia eden, ama sonuçta bireyi ezen geçmişteki demagogları, faşitleri, komünistleri ve benzerlerini unutmak kendimize zarar verir," şeklinde konuşuyor.  "Popülistler insan haklarını çoğunluk iradesinin ne olduğuna ilişkin kendi vizyonlarına bir engel olarak gördüklerinde, kendi gündemlerini onaylamayanlara saldırmaları sadece bir zaman meselesidir."