Avrupa Birliği (AB) üye ülkeleriyle Türkiyeli liderler, göç ve mültecilerle ilgili AB-Türkiye Ortak Eylem Planı’nın hayata geçirilmesini görüşmek üzere 7 Mart 2016 günü Brüksel’de bir araya gelecek. AB ve Türkiye, Kasım 2015’te AB‘nin, Avrupa’ya doğru göç ve mülteci akışını durdurma girişimlerini artırmasına karşılık Türkiye’ye 3 milyar Avro ve bazı siyasi imtiyazlar sağlama sözü verdiği oldukça tartışmalı bir anlaşmayı imzalayarak bir plan üzerinde mutabık kalmışlardı.

Anlaşma, AB’nin Avrupa’daki mülteci krizinin kontrol altına alınmasındaki çıkarlarını yansıtıyor. 2015’te bir milyondan fazla göçmen ve sığınmacı AB sahillerine ulaştı; bunların 800,000’den fazlasını Ege Denizi yoluyla Türkiye’den Yunanistan’a geçenler oluşturuyordu. 2016 başından beri en kötü hava koşullarında bile devam eden yolculuklarla geçiş yapanların sayısı ise 130,000’i aştı.

Orta Doğu ve Asya’dan gelen göçmenler ve sığınmacılar açısından önemli bir geçiş ülkesi konumunda olan Türkiye, iki milyondan fazla Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyor. AB bu göçmenlerin ve sığınmacıların Türkiye’de kalmalarının yanı sıra Türkiye’den AB’ye düzensiz giriş yapanları da bu ülkeye geri gönderebilmeyi istiyor.

Peki bu, sığınmacılar ve mülteciler için ne anlama geliyor? Türkiye onlar için güvenli bir ülke mi?

 

Bir ülkenin mülteciler ve sığınmacılar için “güvenli”olması ne demektir?

Çok az kişi, genellikle Mülteci Sözleşmesi olarak anılan, mültecilerin statüsüne ilişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin arkasındaki temel fikre itiraz eder: zulümden kaçan kişilere güvenli bir sığınak sağlanmalıdır. Ne var ki, korumayı kimin sağlayacağı konusunda büyük bir anlaşmazlık vardır. “Güvenli üçüncü ülke” veya “güvenli sığınma ülkesi” kavramları, sığınmacıların kendi seçtikleri bir yere gidebilmelerine değil, koruma bulabilecekleri ilk ülkeye vardıklarında koruma talep etmeleri gerektiğine işaret eder.

Bir ülkenin güvenli sığınma ülkesi sayılması için iki temel şart vardır: ülkenin gerçek anlamda etkin koruma sağlaması ve o ülkede, kişilerin hayatlarına veya özgürlüklerine tehdit oluşturabilecek menşe ülkeye veya bir başka ülkeye gönderilme riski bulunmaması. Bu koşul nonrefoulement, yani geri göndermeme yükümlüğü olarak bilinir. Hukuki terimlerle izah etmek gerekirse, etkin koruma, söz konusu ülkenin uygulamada Mülteci Sözleşmesi’nde belirtilen haklara uygun davranması, temel insan haklarına saygı göstermesi ve yeterli bir hayat standardını  ve “kalıcı çözüm” olarak bilinen uzun vadedeki olasılıkları karşılamak  sağlamak için gerekli adımları atması anlamına gelir.

AB hukuku ancak şu şartların sağlanması durumunda sığınmacıların “güvenli üçüncü ülkeye” geri gönderilmelerine izin verir: ülkenin geri göndermeme ilkesine uyması; ülkenin kişileri işkence ya da zalimane, insanlık-dışı veya onur kırıcı muameleye uğrama riskinin olduğu ülkelere geri göndermemesi veya iade etmemesi; sığınmacının yaşamına ve özgürlüklerine yönelik herhangi bir tehditle karşı karşıya kalmaması; ve sığınmacının iltica başvurusunda bulunabilmesi ve mülteci statüsünün tanınması durumunda Mülteci Sözleşmesi’nin sağladığı tüm korumalardan faydalanabilmesi.

Bu terim, “güvenli menşe ülke” kavramından farklıdır. “Güvenli menşe ülke”, özündeki fikir itibariyle, gerçek anlamda korunma ihtiyacı duyulmasına sebep oluşturacak şiddet veya zulüm ortamının yaşanmadığı ülkeleri işaret ve kast eder. Hukukun izin verdiği ülkelerde ve kabul edilen listeler temel alınarak, sığınma başvurularına bakan hakimler bu özelliklere sahip ülkelerin vatandaşlarının başvurularını, reddedileceği varsayımıyla incelerler. Bu vakalarda genellikle, daha az güvenlik tedbirleri ve asgari itiraz hakkı olan hızlandırılmış prosedürler uygulanır. Bu prosedür, uygulayan ülkeler tarafından büyük ihtimalle reddedilecek olan başvuruları hızlandırmanın ve iltica sistemlerinde birikme olmamasını veya işlem miktarının azalmasını sağlamanın bir yolu olduğu gerekçesine dayandırılıyor.

 

Türkiye mülteciler ve sığınmacılar için güvenli bir ülke mi?

Kısaca söylemek gerekirse, hayır. Türkiye 1951 Mülteci Sözleşmesi’ni ve 1967 ek Protokolü’nü onaylasa da, Avrupa ülkelerinden olmayan kişileri iltica sisteminden muaf tutan coğrafi sınırlamayı henüz kaldırmış değil. Bu, Avrupa ülkesi olmayan herhangi bir ülkedeki şiddetten veya zulümden kaçanların Türkiye’de mülteci olarak tanınmamaları ve koruma elde edememeleri anlamına geliyor. Bakıldığında, Türkiye’den Yunanistan’a geçen sığınmacıların birçoğu Orta Doğu ve Asya’dan geliyor.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (BMMYK) göre bu yıl içinde, şimdiye kadar gelenlerin yüzde 90’ı dünyanın en fazla mülteci üreten üç ülkesinden geldi: Suriye, Afganistan ve Irak. Türkiye bu ülke vatandaşlarının ve işin doğrusu Avrupalı olmayan mültecilerin hiçbirine etkin koruma sağlamaz. Aslında, AB yasaları bir ülkenin ancak “Cenevre Sözleşmesi’nin hükümlerini, hiçbir coğrafi kısıtlama koymadan onaylamışsa” güvenli sayılabileceğini özellikle belirtir (2013/32/EU yönergesi, 39 2(a) maddesi). Bununla birlikte Türkiye, bütün dünyada Mülteci Sözleşmesi’ne coğrafi kısıtlama uygulayan tek ülkedir.

Türkiye’de geçici koruma denen bir sistemden faydalanan Suriyelilerin ülkede yaşamalarına izin veriliyor, ama bu Mülteci Sözleşmesi’nin sağladığı tam korumaya sahip olmaları anlamına gelmiyor. Yasal istihdama erişimde ciddi engellerle karşılaşıyorlar; eğitime erişimde sorunlar yaşayan Suriyeli çocuklar ailelerine destek olabilmek için merdiven-altı işlerde sömürülüyorlar. Ocak ayı ortalarında Türkiye geçici koruma altındaki Suriyelilere, belli şart ve kısıtlamalara tabi olan çalışma hakkı tanıdı. Iraklı, Afgan ve İranlıların da aralarında bulunduğu mültecilerin çoğu ise çok daha az hukuki korumaya sahip ve gerçek bir iltica sistemi olmadığı için başvuruları nadiren işleme konuluyor.

2014 yılında oluşturulan yeni iltica sistemi, prensipte Suriyeli olmayan tüm başvuranların sığınma taleplerinin incelenmesini sağlıyor. Henüz tam olarak çalışmayan bu sistem Avrupalı olmayan mültecilere, bir başka ülkeye yeniden yerleştirilebilmeleri amacıyla “şartlı mülteci statüsü” veriyor. Yeni yayınlanan bir AB raporuna göre Türkiye, 2015 yılında (çoğu Irak ve Afganistan vatandaşı olmak üzere) 64,109 sığınmacı başvurusunu kayıt altına almış. Ama sadece 459 mülteci statüsü belirleme görüşmesi tamamlanırken –sonuçları hakkında herhangi bir bilgi yok- diğer başvurular hâlâ bekliyor.

 

Ama insanlar en azından fiziksel olarak güvende, değil mi?

Aslında, hayır. İnsan Hakları İzleme Örgütü Türkiye'de Suriye sınırında geri itmeler yaşandığını belgeledi ve Uluslararası Af Örgütü de hukuk dışı gözaltı ve Suriye ve Irak’a sınır dışı etme uygulamalarını ortaya koydu. Suriye’den kaçarak Türkiye’ye girmeye çalışan insanlar, sınırı geçmeye çalışırlarken dövülüyor veya vuruluyorlar. Türkiye’nin Suriye sınırı şu an fiilen kapalı. Halep ve çevresinde giderek artan şiddetten kaçan on binlerce Suriyeli halen ölüm ve yaralanma riskiyle karşı karşıya ve Türkiye-Suriye sınırında mahsur kalmış durumda. BM’ye göre, Suriye güçlerinin Rus hava saldırısı desteğiyle Halep’e yaptığı taaruzdan kaçanların sayısı yaklaşık 45,000 kişiyi buldu, ancak Türkiyeli yetkililerin 10,000 mültecinin “kontrollü bir biçimde” kabul edildiği yolundaki iddiaları bağımsız kanallardan doğrulanamıyor. Görülebildiği kadarıyla yalnızca ağır yaralı Suriyelilerin Türkiye’ye geçişlerine izin veriliyor.

Türkiye, sınırlarında, Suriye’nin kuzeyinde, Suriyelilerin kaçabileceği bir “güvenli bölge” oluşturulması istediğini defalarca belirtti. Ancak Türkiye hükümeti, “güvenli bölge”nin güvenliğinin nasıl sağlanacağını açıklamıyor ve Suriye’nin bugün içinde bulunduğu son derece dengesiz durum ve sürmekte olan şiddet, bu tür girişimlerin başarılı olma ihtimalini neredeyse imkânsız kılıyor. Yakın tarih, 1990’lardaki Balkan Savaşı sırasında Srebrenika gibi sözde güvenli bölgelerin sivilleri zarar görmekten korumak bir yana, kaçmaya çalışan yerinden edilmiş insan akınını kontrol altına alan ölüm tuzaklarına dönüştüğünü göstermektedir.

Uluslararası Af Örgütü'nünÖrgütü'nün ve yerel grupların raporlarında Türkiye’de mültecilerin keyfi olarak gözaltına alındıklarından ve gözaltında kötü muamele gördüklerinden söz ediyor. Ayrıca hukuki temsil veya yardım almalarına izin verilmemesi de gözaltına alınmalarına ve sınır dışı edilmelerine itiraz etmelerini imkânsız kılıyor.

 

Türkiye Suriyelilere karşı cömert değil mi?

AB üye ülkelerinin çoğuyla karşılaştırıldığında Türkiye gerçekten de büyük bir cömertlik gösteriyor. Şubat 2016 ortası itibariyle Türkiye, iki milyondan fazla Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapıyor. Dünyanın en büyük mülteci nüfusu olan bu grubun yaklaşık 250,000’i hükümetin idaresindeki 25 kampta yaşıyor. Başbakan Davutoğlu kısa süre önce Türkiye’nin 2011’den bu yana, kamplarda yaşayan Suriyeliler için yaklaşık 10 milyar Dolar, kampların dışında yaşayanlar içinse 20-25 milyar Dolar harcadığını söyledi. Hükümet, ülkedeki nüfusu giderek artan mültecilerin ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandıklarını da açıkça ifade etti.

Türkiye’de geçici koruma altında yaşayan Suriyelilerin kanunen ücretsiz sağlık hizmetlerine ve eğitime erişim hakları var. Ancak, hükümet kayıtlı Suriyelilere hizmet sağlamak için takdire şayan bir çaba gösterse de, birçoğu için durum hâlâ son derece zor. Türkiye’de mülteci kamplarında yaşamayan iki milyonu aşkın Suriyeli mültecinin bir çoğu barınabilecekleri bir yer bulmakta zorlanıyor ve çok sayıda kişi de korkunç bir yoksulluk içinde yaşıyor. Yaklaşık 400,000 Suriyeli çocuk, ailelerinin geçimlerini sağlamak için çalıştığı, ulaşımı veya okul malzemelerini karşılayamadığı için veya bazı okullarda yaşadıkları zorbalık gibi başka sebepler yüzünden okula gitmiyor. Kayıtlı oldukları ilden başka bir ile taşınan Suriyeliler genellikle bürokratik zorlukları aşabilmek ve yeni ikamet yerlerinde sağlık hizmetlerine ve eğitime erişebilmek için ihtiyaç duydukları bilgiye de sahip olmuyorlar.

Suriyeli olmayan mülteciler Türkiye’de çok az sosyal ve ekonomik haklara sahip ve birçoğu geçinebilmek için güvencesiz ve düşük ücretli işlerde, kayıt dışı iş gücü olarak çalıştırılıyor.

AB ülkeleri Türkiye’den, giderek artan mülteci nüfusu ağırlamanın sorumluluğunu ve masrafını tek başına omuzlamasını beklememeli ve ülkenin gösterdiği cömertliği korunmaya ihtiyacı olanlara sırt çevirmek için bir bahane olarak kullanmamalıdır.

 

AB mültecilere yardım etmesi için Türkiye’ye ciddi para veriyor, bu sorunu çözmez mi?

AB ile müzakere edilen eylem planının bir parçası olarak Türkiye’ye vadedilen 3 milyar Dolarlık yardım paketi, eğer para Suriyelilerin Türkiye’de sürdürülebilir bir gelecek kurmalarına yardımcı olacak daha fazla okul, tıbbi tesis ve barınma gibi altyapı hizmetleri için tahsis edilirse ülkedeki Suriyeli mültecilerin içinde bulunduğu dramın hafiflemesine yardım edebilir. Ancak bugüne kadar Türkiye’nin bu parayı nasıl kullanmayı planladığına dair çok az bilgi verildi ve AB, üzerinde anlaşılan miktarı nasıl ödeyeceğini daha yeni formüle etti. Ayrıca anlaşıldığı kadarıyla, fonların kimin kontrolünde olacağı ve AB’nin paranın pratikte nasıl kullanıldığı üzerinde ne kadar denetimi olacağına dair anlaşmazlık çözülmüş değil.

AB fonları doğrudan sınır denetimlerini artırmak ve gözaltı tesislerini güçlendirmek için kullanmayacaksa bile, insani yardım ve kalkınma desteği paketinin Türkiye’nin sınırlarını kontrol altına alması ile göç ve mülteci akışını durdurmasına bağlı olduğuna dair en azından örtülü şartlar olduğu anlaşılıyor. Ayrıca para bittiğinde ne olacağı da belli değil. Mültecilerin ihtiyaçlarını merkeze alan sürdürülebilir, uzun vadeli çözümler olmadığı sürece para akıtmak sorunu ortadan kaldırmayacaktır.

 

Peki mültecileri Türkiye’den AB’ye yerleştirme planları ne durumda?

Daha çok sayıda mültecinin Türkiye'den başka ülkelere yerleştirilmesi iyi bir fikir. Bunun için yeterince yer açmak, kaçakçılara ve ölümcül deniz yolculuğuna karşı güvenilir bir alternatif sunabilir. AB’nin daha etkin olması dünyanın başka yerlerindeki zengin ülkeleri de bu sorunun çözümüne katkıda bulunmak için cesaretlendirecektir. Ne var ki, AB’nin bugüne kadar yaptığı yeniden yerleştirme oranı çok önemsiz bir miktar. AB hükümetlerinin 2015 yılında yaptıkları ve iki yıl içinde farklı bölgelerden 22,500 mülteciyi yeniden yerleştireceklerine dair taahhüt bağlamında Ocak 2016’ya kadar Avrupa’ya getirilen kişi sayısı ise 800’ü bulmadı.

Avrupa Komisyonu, Aralık 2015 ortasında AB'ye üye ülkelere yönelik, Türkiye’den Suriyeli mültecilerin getirilmesi için bir gönüllü kabul planı önerdi. Almanya, güçlü bir gönüllü yeniden yerleştirme planına dahil olmaya istekli bir grup AB ülkesini bir araya getirmeye çalıştı. Hollandalı bir politikacı her yıl Türkiye’den AB’ye 250,000’e kadar mültecinin gönüllü yeniden yerleştirilmesi karşılığında tüm sığınmacıların Türkiye’ye geri gönderilmesini önerdi. İnsan Hakları İzleme Örgütü bu öneriye karşı çıkıyor, çünkü yeniden yerleştirme teklifleri Avrupa’ya sığınma başvurusunda bulunma hakkından vazgeçme şartına bağlı olamaz ve Türkiye güvenli bir üçüncü ülke sayılamaz. Böyle bir değiş-tokuş AB’nin bağlayıcı olan sığınma hakkını güvence altına alma yükümlülüğünü ihlal eder ve Avrupa’nın, korkunç ihlallere yol açan Avustralya tarzı bir sisteme yönelmesi riskini taşır. Bu önerilerden hiçbiri bugüne dek olumlu sonuçlanmadı.

Her tür yeniden yerleştirme planında en önemli rol BMMYK’nındır. Türkiye BMMYK’nın ülkede çalışmasına izin verse de yeniden yerleştirilme başvuruları BMMYK tarafından yapılan mültecilerin, Türkiye’de yasal yollardan çalışma izinleri bulunmuyor. BMMYK’nın işleme koyabileceği mülteci sayısı tamamen yerleştirme ülkelerinin kabul etmek istediği sayıya bağlı olduğu ve BMMYK’dan ilk görüşme randevusunu almak birkaç yıl sürebildiği için mülteciler çaresizlik içinde, arafta sıkışıp kalıyorlar.

 

Tekneleri durdurmak hayatların kurtarılmasına yardım etmez mi?

İnsani bir tartışma olarak denizdeki insanların hayatlarının kurtarılması iddiası genellikle bencil ve baskıcı sınır koruma tedbirlerine kılıf olarak kullanılmaktadır. Göç ve mülteci akınıyla ilgili gerçekler, eski yollar kapandıkça insanların ihtiyaçlarına ve kararlılıklarına cevap veren yeni yolların ortaya çıktığını göstermektedir. Tekneleri durdurmak, Avrupa’da güvenlik arayan insanları durdurmayacak ama insan kaçakçılarını, çaresiz insanları kara ve deniz sınırlarından geçirmek için daha tehlikeli alternatif yollar aramaya yöneltecektir. Türkiye güvenlik güçlerinin aşırı güç kullanma konusundaki şöhreti de göz önünde bulundurulursa, Türkiye’nin insanların AB üyesi olan komşuları Yunanistan ve Bulgaristan’a geçmelerini önlemek için kötü muamele içeren taktiklere başvurma riski bulunuyor.

Uygun alternatifler sunmadan, güvenliğe ve etkin korumaya ulaşmak için başka olasılıkların yokluğunda kaçakçılık ağlarını engellemek, aslında ölümle sonuçlanabilecek çetin yolculuklara çıkan kadın, erkek ve çocukların sayısını artırabilir ve daha çok sayıda mültecinin daha iyi bir hayat kurmalarının mümkün olmadığı üçüncü ülkelerde, zorlu koşullar içinde sıkışıp kalmasına sebep olabilir. Şimdiden daha fazla insanın, örneğin Mısır’dan, çok daha uzun ve daha tehlikeli geçişlere başvuracağına dair endişeler var. Avrupa ülkeleri sınırları daha da sıkı denetlemeye ve kontrol altında tutmaya odaklanmak yerine, mülteci akışının yönetilmesindeki sorumluluk paylaşımına daha fazla para ve çaba ayırmalıdır.

 

Türkiye’de genel olarak insan hakları ne durumda?

Türkiye’de insan hakları son aylarda hızla kötüleşiyor. Hükümet ve cumhurbaşkanı, medya, yargı ve siyasi muhalefete aman vermeyerek basının hükümet politikalarını denetlemesini veya ülke liderlerinden hesap sormasını imkânsız kılıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, düzinelerce gazetecinin hapsedildiği ve yüzlercesi hakkında davaların açıldığı, bağımsız yayın kuruluşlarının kapatıldığı veya kanallarının ana uydu dağıtım platformlarından çıkarıldığı ve binlerce sosyal medya kullanıcısının hükümetin veya cumhurbaşkanının hoşuna gitmeyen içerikleri paylaştığı için yargılandığı bu ülkede ifade özgürlüğünün ciddi biçimde kötüleştiğini ortaya koydu.

Suriye’deki çatışmalar bağlamında, ağırlıkla Kürtlerin yaşadığı güneydoğuda, Türkiye hükümetiyle yasadışı Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasındaki ateşkesin bozulduğu Temmuz 2015’ten bu yana şiddet arttı. Kürt aktivistlerin öz-yönetim ilan ettiği bazı il ve ilçelerde birbiri ardına kapsamlı sokağa çıkma yasakları ilan edildi. Çatışmaların dağdan şehirlere inmesiyle güvenlik operasyonları ve güvenlik güçleriyle silahlı Kürt militanlar arasındaki çatışmalar esnasında yaklaşık 200 sivil öldürüldü. Yeni anlaşmanın bir parçası olarak yeniden canlanan Türkiye’nin AB üyeliğiyle ilgili görüşmeler Avrupalı liderlere, Türkiye’nin uzun vadede iç istikrarını sağlamasıyla ilgili kaygıların olduğu bir dönemde kendi insan hakları karnesini düzeltmesi için baskı yapma fırsatı sağlayabilir. AB’nin, Türkiye’nin mülteci akışını durdurmak için yaptığı işbirliğinden doğan çıkarları bu kaygıları gölgede bırakmamalıdır.

 

AB ne yapmalı?

AB ve AB üyesi ülkeler küresel liderlik, kolektif eylem ve mültecilerle dayanışma göstermelidir. Bu da, korumaya erişim ve insan haklarına saygıya dayalı eş güdümlü bir yaklaşımı ve Avrupa’ya ulaşmak için tehlikeli yollara güvenilir, uygulanabilir alternatifler sunacak politikaları benimsemeyi gerektirir. Mültecilere etkin koruma sağlamak amacıyla Türkiye gibi ülkelerdeki kapasiteyi artırmak övgüye değer, uzun vadeli bir hedef. Ancak ne AB hükümetlerinin uluslararası hukuktan ve AB hukukundan doğan yükümlülüklerine tamamen uygun davranmasının, ne de küresel bir yer değiştirme krizinin ortasındayken sığınmacıları insani koşullarda ağırlamak ve iltica süreçlerini adil bir biçimde sürdürmek konusunda sorumluluğu paylaşmanın yerini tutabilir.

AB ve AB üyesi ülkeler etkin yerleştirme programlarını artırarak, aile birleşimi, insani ve diğer vizeleri kolaylaştırarak AB’ye giden yasal ve güvenli yolları çoğaltmalıdır. Tüm AB üye ülkeleri, sınırlarda da dahil olmak üzere, adil ve etkin sığınma prosedürlerine erişimi sağlamalı ve yeni gelen sığınmacıların işlemleriyle ilgili sorumluluğun AB’ye üye ülkeler arasında eşit olarak dağıtılması için birlikte çalışmalıdır. Bunun için, AB’ye üye ülkelerin, Eylül 2015’te kabul ettikleri iskân planı uyarınca Yunanistan ve İtalya’dan gelecek