(Brüksel) – İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) bugün yaptığı açıklamada, 25 Mayıs 2017 günü Avrupa Birliği liderleri ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında gerçeklemesi planlanan toplantıda, ekonomik işbirliğinin geliştirilmesininin Ankara'nın mevcut insan hakları ve hukukun üstünlüğü krizini gidermedeki istekliliğine bağlı olduğunun belirtilmesi gerektiğini söyledi.

Brüksel'deki NATO zirvesi sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker ve Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk'un bir araya geleceği toplantıda yeni bir gümrük birliği anlaşması ihtimali üzerinde durulması da bekleniyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütü AB direktörü Lotte Leicht, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'la yetkilerini artıran referandumdan galip çıkmasından sonra yapılacak bu ilk toplantıda AB’nin, insan haklarını yeniden gündeme getirmesi gerekir. Juncker ve Tusk, Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinin kesintiye uğramasını da göz önünde bulundurarak, olası yeni gümrük birliği anlaşması çerçevesinde ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinin, Erdoğan'ın Türkiye’deki acımasız baskı operasyonlarını sona erdirmesine ve insan hakları ve hukukun üstünlüğünün korunması için gerekli adımların atılmasına bağlı olacağı mesajını vermelidirler” dedi.

Aralık 2016’da Avrupa Komisyonu, AB üyesi ülkelerden, 1995 yılında yürürlüğe giren mevcut Gümrük Birliği Anlaşması’nı yenilemek üzere görüşmelere başlanmasını resmen talep etmişti. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi için yapılacak müzakerelerin yıllarca sürebileceği tahmin ediliyor. Avrupa Komisyonu, “demokrasiye ve temel haklara saygının, bu anlaşmanın vazgeçilmez unsurları olacağını” bildirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeni bir siyasi sistem için yapılan referandumu çok az bir farkla kazanması, ülkede demokratik bir toplumun temelini oluşturan kurumları ve süreçleri güvenceye alacak denge ve denetleme araçları olmaksızın cumhurbaşkanına olağanüstü yetkilerin sağlandığı bir icracı cumhurbaşkanlığı sistemi başlattı. Referandum kampanyası 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal rejimi altında ve son derece baskıcı bir ortamda yürütüldü.

Olağanüstü hali defalarca uzatan Türkiye cumhurbaşkanı ve hükümeti, bağımsız basını susturdu, basın kuruluşlarını kapattı, 150'den fazla eleştirel gazeteciyi, muhalefet partisi HDP'nin eşbaşkanlarını ve milletvekillerini hapse attı ve ısrarla ölüm cezasını yeniden uygulamaya koymakla tehdit etti. Çıkarılan kanun hükmündeki kararnamelerle (KHK) aralarında polislerin, ordu mensuplarının, öğretmenlerin, akademisyenlerin, hakim, savcı ve sağlık uzmanlarının da bulunduğu 100.000'den fazla kamu çalışanı Fethullah Gülen'i destekledikleri iddiasıyla veya diğer yasadışı gruplarla bağlantılı olduklarına dair somut delile dayanmayan suçlamalarla görevden alındılar. Türkiye Gülen'i darbe girişimini planlamakla suçluyor.

Yaklaşık 50.000 kişi darbe girişimine karıştıkları veya hükümetin tabiriyle "Fethullahçı Terör Örgütü”ne üye oldukları şüphesiyle tutuklu olarak yargılanıyor veya yargılanmayı bekliyor. Türkiye hükümeti çıkardığı kararnamelerle milyarlarca dolar değerindeki en az 600 şirkete, itiraz hakkı tanımadan, Gülen Hareketi’ni destekledikleri iddiasıyla el koydu. Birçok vakada gözaltına almalar veya şirketlere el koymalar hukuki süreç gözetilmeden gerçekleştirildi. İnsan Hakları İzleme Örgütü, dini bir grupla şiddet içermeyen bir biçimde bağlantıda olmak gibi geniş kapsamlı bir suçlamanın, tek başına terör suçu olarak yorumlanamayacağını kaydetti.

İnsan Hakları İzleme Örgütü ayrıca darbe girişiminden bu yana polisin gözaltındakilere işkence ve kötü muamele yaptığına dair bir örüntü olduğunu da belgeledi. İnsan Hakları İzleme Örgütü'ne, bazı tutukluların dövüldüklerine, kendilerine veya aile bireylerine tecavüzle tehdit edildiklerine ve genellikle suçlu olduklarına dair itirafa zorlandıklarına dair iddialar gelmeye devam ediyor. Bu uygulamalar gerek Türkiye'nin kendi kanunlarını gerekse uluslararası insan hakları hukukunu ihlal ediyor.

Uzun süre tutuklu bulunan gazeteciler hiçbir biçimde şiddeti teşvik etmedikleri veya askeri darbeleri desteklemedikleri yazıları veya televizyonda yaptıkları yorumlar gibi sebeplerle, ömür boyu hapis cezası öngören terör suçları veya darbe planlamak gibi suçlamalarla karşı karşıyalar. Yedi aya varan süredir tutuklu bulunanlar arasında Cumhuriyet Gazetesi'nin 13 gazetecisi, yönetim kurulu üyesi ve idarecileri de yer alıyor. Bunlar arasında gazetenin genel yayın yönetmeni Murat Sabuncu ve tanınmış gazeteciler Kadri Gürsel ve Ahmet Şık da bulunuyor.

Gülen Hareketi'yle bağlantılı yayınlarda yazan ve 60-70'li yaşlarında olan bir çok gazeteci de yaklaşık 10 aydır tutuklu bulunuyor. Bu gazeteciler arasında Şahin Alpay, Ali Bulaç, Nazlı Ilıcak, Ahmet Turan Alkan ve Mümtaz’er Turköne sayılabilir. Ayrıca, ünlü romancı ve köşe yazarı Ahmet Altan ile ekonomi profesörü olan kardeşi Mehmet Altan da sekiz aydan fazla süredir tutuklu bulunuyorlar. Die Welt muhabiri, Almanya ve Türkiye çifte vatandaşlığına sahip gazeteci Deniz Yüce ise üç ayı aşkın zamandır tutuklu.

Türkiye'nin ifade özgürlüğünü kısıtlama konusundaki korkunç karnesi interneti de kapsıyor: 29 Nisan'dan bu yana erişime kapalı olan Wikipedia dahil binlerce websitesine ve Twitter hesabına erişim Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı veya Türkiye hükümetini eleştiren içeriğe sahip oldukları iddiasıyla engellendi.

Son sekiz ay boyunca Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türk hükümeti, muhalefet partisi HDP'nin eşbaşkanları ve milletvekillerine karşı acımasız bir baskı operasyonu yürüttüler. Hükümet, HDP'nin, aralarında partinin popüler eş başkanı Selahattin Demirtaş'ın da bulunduğu önde gelen seçilmiş milletvekillerini tutukladı. Tutuklanan vekillerin tamamı, esas olarak yaptıkları siyasi konuşmalara dayanılarak ve terör suçu sayılabilecek herhangi bir faaliyete dair hiçbir somut delil olmamasına rağmen terör suçlarıyla itham ediliyorlar.

Türkiye hükümeti, çoğu ülkenin Kürt nüfus ağırlıklı güneydoğu bölgesindeki 86 belediyenin kontrolünü de, seçilmiş belediye başkanlarını görevden alarak veya hapsederek, ele geçirdi. Demokratik yollarla seçilen siyasetçilere yönelik yoğun baskılar yalnızca bu kişilerin siyasi parti üyesi olma, siyasete katılım ve ifade özgürlüğü haklarını ihlal etmekle kalmıyor, aynı zamanda milyonlarca seçmeni, seçtikleri temsilcileri mecliste ve yerel yönetimlerde görmekten de mahrum ediyor.

Türkiye'deki bu çarpıcı kötüye gidiş, cumhurbaşkanına bakanlar kuruluna başkanlık etme ve ülkeyi kararnamelerle yönetme yetkisi verirken, bu kararnamelere yönelik meclis denetimi ve hukuki inceleme yolunu kapayan olağanüstü hal uygulamasıyla doğrudan bağlantılı. İşten atılan 100.000'den fazla kamu çalışanı halihazırda Türkiye'nin hiçbir mahkemesinde bu karara itiraz edemiyor. Ayrıca adlarının yasadışı örgütlerle bağlantılı kişilerin isimlerinin bulunduğu kara listeye alınması yüzünden herhangi bir iş bulmakta da ciddi engellerle karşılaşıyorlar.

Olağanüstü hal, Erdoğan 16 Nisan referandumunu kazandıktan sonra bir kez daha uzatıldı. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin 21 Mayıs'ta gerçekleştirdiği kongrede parti genel başkanlığına getirilen Erdoğan, önümüzdeki dönemde olağanüstü halin kaldırılması için hiçbir sebep görmediğini söyledi.

"Türkiye bugün gazetecileri hapsetme ve barışçıl yazıları ve yorumları yüzünden, yalnızca eleştirel oldukları için onlara terör bağlantılı suçlar isnat etme konusunda dünya birincisi" diyen Leicht, sözlerini "Juncker ve Tusk, AB-Türkiye görüşmelerinin derinleşmesinin Erdoğan'ın gazetecileri ve seçilmiş politikacıları serbest bırakmasına, muhalif olduğu düşünülen kişilere yönelik hukuk dışı yoğun baskı uygulamak için kullanılan olağanüstü hali sona erdirmesine ve ölüm cezasının yeniden uygulamaya konmasına ilişkin her tür fikirden vazgeçmesine bağlı olduğu konusunda ısrar etmelidir" diyerek tamamladı.