Alt soldan sağa: Nalan Erkem; Nejat Taştan; İlknur Üstün, İdil Eser, Özlem Dalkıran, Günal Kurşun.

© 2017 Bianet

(Istanbul) – İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) bugün yaptığı bir açıklamada altı insan hakları savunucusunun, herhangi bir suç işlendiğini gösteren tek bir delil bile yokken,  sözde terör suçundan tutuklanmasının Türkiye’nin adalet sistemi için bir utanç günü olarak kayıtlara geçtiğini belirtti.

Tutuklanan altı kişi arasında Uluslararası Af Örgütü Türkiye direktörü ve iki de  yabancı uyruklu kişi bulunuyor. Mahkeme diğer dört aktiviste de yurtdışına çıkış yasağı getirerek, bu aktivistleri haftada üç defa karakolda imza vermeleri koşuluyla serbest bıraktı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü Avrupa ve Orta Asya Direktörü Hugh Williamson "Mahkemenin altı insan hakları aktivistini siyasal saiklerle, sıradan insanların haklarını korumak amacıyla yaptıkları çalışmaları sindirmek amacıyla hapse atması akıl almaz ve vahim" dedi. Williamson, "Söz konusu aktivistlerin aleyhlerinde tek bir delil bile olmamasına rağmen, hükümet yanlısı medyada bir karalama kampanyası başladıktan ve Cumhurbaşkanı Erdoğan sert sözler sarfettikten sonra, mahkeme, savcılık makamının terör örgütüne yardım iddiasını kabul etti. Bu karar tam ve gerçek anlamıyla bir adaletsizlik örneği," şeklinde konuştu.

Tutuklanan altı kişi şunlar: Özlem Dalkıran (Yurttaşlık Derneği), İdil Eser (Uluslararası Af Örgütü Türkiye Direktörü), Veli Acu (İnsan Hakları Gündemi Derneği), Av. Günal Kurşun (İnsan Hakları Gündemi Derneği), Ali Gharavi (bilişim güvenliği danışmanı, İsveç vatandaşı) ve Peter Steudtner (stresle baş etme eğitmeni, Alman vatandaşı).

Adli denetim koşuluyla serbest bırakılan dört kişi ise şunlar: Av. Nalan Erkem (Yurttaşlık Derneği), İlknur Üstün (Kadın Koalisyonu), Şeyhmus Özbekli (Hak İnisiyatifi) ve Nejat Taştan (Eşit Haklar İçin İzleme Derneği).

5 Temmuz 2017 günü, İstanbul’da bir atölye çalışmasına katıldıkları sırada, bir terör örgütüne üye olduklarından şüphelenildiği söylenerek gözaltına alınan on kişinin tamamı 12 gün boyunca polis gözetiminde tutuldular.

Savcılık sonradan hükümetin Fethullah Gülen taraftarını tanımlamak için kullandığı ifadeyle Fethullahçı Terör Örgütü’ne, Kürdistan İşçi Partisi’ne ve başka bir illegal silahlı gruba atıfta bulunarak, yöneltilen suçlamayı bir terör örgütüne yardım olarak değiştirdi.

Söz konusu aktivistler poliste gözaltında tutulurken, Türkiye hükümetine yakın medya organları da onları terörist ve ajan olmakla itham eden amansız bir iftira kampanyası yürüttü. A`ktivistlerin katıldığı meşru atölye çalışması medya tarafından, asılsız bir şekilde, suç işlemek amacıyla bir araya gelmiş insanların bir toplantısıymış gibi gösterildi. Yapılan atölye çalışması insan hakları faaliyetleri ve hak savuncularının zor zamanlarda bilgi güvenliğini nasıl sağlayabilecekleri üzerineydi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, söz konusu savunucular polis tarafından gözaltında tutulurken yaptığı bir konuşmada bu on kişinin darbe planladıklarına ilişkin istihbarat raporları bulunduğunu söyledi ve iki farklı konuşmada da onları kötüleyen ifadeler kullandı.

Söz konusu 10 kişinin gözaltına alınmasından bir aydan daha az bir süre evvel, 6 Haziran’da, Uluslararası Af Örgütü Türkiye şubesi başkanı ve bir insan hakları avukatı olan Taner Kılıç gözaltına alınmıştı. Kılıç halen tutuklu ve hakkında bir terör örgütü üyesi olduğu iddiasıyla süren bir soruşturma var.

Savcılık makamı bilişim güvenliği ile ilgili atölye çalışmasının cep telefonlarındaki ve dizüstü bilgisayarlardaki bilgilerin devlet görevlilerinden gizlenmesi hakkında olduğunu iddia ediyor. Savcılık söz konusu on kişiden hiç birinin yazarı olmadığı e-posta mesajlarını ve bu on kişiden bazılarının, telefonununda şifreli iletişim uygulaması Bylock bulunduğu iddia edilen bazı kişileri telefonla aramış olmalarını, sözde suç faaliyetlerinin kanıtı olarak sunuyor. Hükümet Gülencileri adı geçen uygulamayı kullanmakla suçluyor ve bir kişinin bu uygulamaya sadece sahip olmasını dahi o kişi hakkında ceza soruşturması açılması için yeterli gerekçe olarak görüyor.

Sözde deliller arasında hak savunucularından birinin sonradan tutuklanan bir kişi ile telefon görüşmesi yapmış olması ve hak savunucularının bilgisayarlarında bulunan belgeler ve yayınlar da bulunuyor. Yabancı uyruklu iki hak savunucusu aleyhindeki deliller de dijital eğitim malzemeleri ve atölye çalışmasında kullanılan bir haritadan ibaret. Savcı bu sözde delillerle nasıl bir suç işlenmiş olabileceğine, ya da bu delillerin suç işlemek kastıyla nasıl kullanılmış olabileceğine veya onları bulundurmanın hangi anlamda suç sayılabileceğine ilişkin herhangi bir açıklama sunmuyor. Buna rağmen savcılık yabancı uyruklu bu "şüphelilerle ilgili, terörizm finansmanı ve casusluk eylemleri yönünden ayrıca soruşturmaya devam edildiğini" söylüyor.

Williamson, "savcılık, suç sayılabilecek bir faaliyetin varlığını gösteren tek bir kanıt bile gösteremiyor, ama yine de on insan hakları savunucusu hakkında tümüyle düzmece bir soruşturmayı, politik saiklerle sürdürüyor" şeklinde konuşuyor ve devam ediyor: "Bunun adaletle bir ilgisi yok; bu yapılan Türkiye’de insan hakları alanındaki meşru çalışmaları ezmek ve sindirmek için bir bahane. Mahkeme ise, insanların haklarını ve hukukun üstünlüğünü korumak yerine, bu saçmalığa ayak uydurarak, Türkiye’nin adalet sistemi için, bir utanç günü daha yarattı. "