(İstanbul) – İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) bugün yaptığı bir açıklamada Türkiye'de ilan edilen olağanüstü halin ilk kararnamesinin keyfi, ayırımcı ve şiddetli darbe girişimine veya kamu düzeninin sağlanmasına yönelik diğer kaygılara karşı bir yanıt olarak haklı gerekçelerle temellendirilemez olduğunu belirtti.

23 Temmuz 2016'da yayınlanan  Kanun Hükmünde Kararname (KHK) binlerce özel eğitim kurumunun ve hastanenin ve hükümetin 15-16 Temmuz günlerinde yapılan darbe girişiminin ardında olmakla suçladığı Fethullah Gülen'le ilişkili olduğundan şüphenilen dernek ve vakıfın kapatılmasını emrediyor. Kararname hakimlerin, savcıların ve devlet memurlarının kamu görevinden, sorgusuz sualsiz ve herhangi bir hukuki itiraz hakkı bulunmaksızın, süresiz olarak çıkartılmasına olanak tanıyor. Kararname ayrıca polisin yetkilerini bazı zanlıları 30 güne kadar gözaltında tutabilecek şekilde artırıyor ve tutuklanan şahısların avukatları ile mahrem görüşme yapma haklarını ciddi ölçüde kısıtlıyor. 

İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün Türkiye Direktör'ü Emma Sinclair-Webb, "Kanlı 15 Temmuz Darbesi'nin hesabının verilmesini temin etmek için adım atmak meşru bir amaç, ancak kararname bunun çok ötesine geçiyor," şeklinde konuşuyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor: "Söz konusu olan en yalın ifadeyle devlet memurlarının, savcıların ve hakimlerin kitlesel ve süresiz olarak tasfiye edilmesine ve özel kurum, dernek ve vakıfların hiç bir kanıt ve gerekçe göstermeksizin ve hukuki usuller takip edilmeksizin kapatılmasına yönelik bir hamle."

Kararname 23 Temmuz'da ilan edildi ve Resmi Gazetede yayınlanarak kanunlaştı (sayı: 667). Türkiye'de 21 Temmuz'da yürürlüğe giren üç aylık olağanüstü hal döneminde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından yayınlanan bu ilk kararname ile Türkiye hükümeti Avrupa Konseyi'ne de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nden (AİHS) sapacağını, yani söz konusu sözleşme ile teminat altına alınmış haklara geçici bir süre için olağandışı kısıtlar getireceğini bildirdi. Türkiye'nin de taraflarından olduğu AİHS hükümetlerin bu yola ancak "bir ulusun yaşamını tehdit edebilecek boyuttaki toplumsal acil durumlarda" gidebileceğini hükme bağlıyor.

A damaged window is pictured at the police headquarters in Ankara, Turkey, July 18, 2016. 

© 2016 Reuters

Kararname 35 özel sağlık kurumunu; 1043 özel okulu ve öğrenci yurdunu; 1229 dernek ve vakıfı; 15 vakıf üniversitesini; ve 19 sendika, federasyon ve konfederasyonu kapatıyor. Kararnamede bu kurumlar için "Milli güvenliğe tehdit oluşturduğu tespit edilen Fethullahçı Terör Örgütüne (FETÖ/PDY) aidiyeti, iltisakı veya irtibatı belirlenen" tanımlaması kullanılıyor.  Aralarında hakimlerin, savcıların, polislerin, öğretmenlerin ve bürokratların da bulunduğu 60.000'ne yakın devlet memuru zaten daha önce görevlerinden açığa alınmışlardı, bu kararname ile bunların devlet kurum ve kuruluşlarındaki kariyerlerine, herhangi başka bir soruşturmaya gerek duyulmaksızın son veriliyor.

Kararname hükümetin vakıflara ve hastanelere ait taşınmazlara el koyabileceğini öngörüyor. Kararnamenin 2/3. maddesine göre, adı yayınlanmış listelerde yer almayan grup ve kurumlar da "milli güvenliğe tehdit oluşturduklarının tespit edilmesi" veya "terör örgütlerine üyeliği veya iltisakı ya da bunlarla irtibatı belirlendiği" takdirde kapatılabiliyorlar.

Sinclair-Webb "kararnamenin dili muğlak ve açık uçlu, bu dil 'terörist örgütlerle irtibat içinde' olduğu iddia edilebilecek herhangi birinin, bu iddiaya ilişkin herhangi başka bir kanıta gerek duyulmaksızın işten çıkartılmasına olanak tanıyor," şeklinde konuşuyor ve şöyle devam ediyor: "Bu kararname ile Gülen hareketinin ötesinde muhalif olduğu düşünülen veya gerçekten de muhalif olan herkes hedef alınabilir."

Savcılar da dahil olmak üzere herhangi bir hakim veya devlet memuru da milli güvenliğe tehdit olarak algılandığı gerekçesiyle, herhangi bir itiraz, işe iade veya gelecekte kamu görevinde çalışma olanağı olmaksızın, kamu görevinden çıkartılabilir. Bu tür vakaların tamamında insanlar, herhangi bir soruşturma olmaksızın, idari bir kararla görevlerinden uzaklaştırılacaklar.

Kararname polisin gözaltında tutma süresini maksimum dört günden, terör suçları için 30 güne çıkartıyor ki bu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ihlali anlamına geliyor, zira darbe girişiminden bu yana gözaltında hak ihlalleri yaşandığına ilişkin Uluslararası Af Örgütü tarafından belgelendirilmiş vakalar ile birlikte düşünüldüğünde, gözaltı süresinin artırılması, her şeyden evvel işkence ve kötü muamele riskini artırıyor.

 Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 1996 yılında Türkiye'ye karşı açılmış bir davada verdiği bir kararda, bir şahsın hakim karşısına çıkartılmadan gözaltında 14 gün tutulmasının, olağanüstü hal koşulları altında dahi, Türkiye'nin sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerinin ihlali olduğuna hükmetmişti. Mahkeme Türkiye'de o noktada meşru bir olağanüstü hal ve derogasyan bulunduğunu kabul etmiş, ancak yine de "bir zanlının hakim karşısına çıkartılmadan 14 gün tutulmasını kabul edilemez" bulmuştu. Mahkeme "söz konusu sürenin gereğinden fazla uzun olduğunu ve gözaltında tutulan şahısları keyfi gözaltı ve işkenceye karşı korumasız bıraktığını" da not etmişti. (Aksoy v. Turkey, Başvuru No. 21987/93, Karar 18 Aralık 1996, 78, 86. paragraflar.)

Kararname terörizm ve toplu işlenen suç vakalarında tutuklu olan bir zanlı ile avukatı arasındaki görüşmelerin, yetkililerin bir güvenlik riskini  bulunduğunu değerlendirmesi veya bu tür görüşmelerin "terör örgütü  veya diğer suç örgütlerine" mesaj veya talimat vermek amacıyla kullanılması halinde, savcılık kararıyla sesli veya görüntülü olarak kaydedilebileceğini de öngörüyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü bunun etkin savunma hakkının bir ihlali olacağını belirtti. Yetkililer tutuklu olan kişiye başka bir avukat atama yetkisini de mahvuz tutuyorlar. Kararname ayrıca tutuklu olan kişilerin aileleri tarafından ziyaret edilme ve telefon görüşmesi yapma haklarını da ciddi bir ölçüde kısıtlıyor.

Kararname'de sıkıntılı bir başka hüküm de ise "bu Kanun Hükmünde Kararname kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz" deniyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü bunun emniyet görevlilerine ve diğer yetkililere açık bir şekilde "her yol mübah" mesajı verdiğini söylüyor.

Sinclair-Webb, "hükümetin emniyette 30 günlük bir gözaltı süresi getirilmesinin olağanüstü hal koşulları altında dahi haklı gerekçelere dayandırılamayacağını ve bunun zanlıların işkence ve kötü muamele görme riskini artırdığını bilmesi gerekir" şeklinde konuşuyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor: "Bu risk tutuklu şahıs ile avukatı arasındaki mahrem konuşmaların kaldırılmasıyla daha da artıyor ki bu etkin savunma hakkı ile de çelişen bir şey."