Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Ağustos 2014'te Cumhurbaşkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü zedeleyen icraatlarla son on yılın kazanımlarının altını oyuyor. Hükümet, 2013'ün yaz aylarında İstanbul'da başlayan ve hızla diğer şehirlere de yayılan kitlesel protesto gösterilerinin ardından medya ve interneti kontrol altına alma ve muhalifleri sindirme politikasını sürdürdü.

Hükümetin karıştığı bir dizi yolsuzluk iddiasının İstanbul savcılarının Aralık 2013'te birçok kişi hakkında çıkarttıkları yakalama emri sonrasında gün yüzüne çıkmasının ardından bu iddiaları destekleyen ve siyasi zarara yol açabilecek nitelikte telefon görüşmeleri de sosyal medyada dolaşıma sokuldu. Hükümet buna tepki olarak ceza adalet sistemi üzerindeki müdahalelerini arttırarak hakimlerin, savcıların ve polislerin yerlerini değiştirdi, yürütmenin Türkiye'de zaten politize olan yargı üzerindeki kontrolünü daha da arttırma çabasına girişti ve internet özgürlüğüne sınırlamalar getirdi.

Yolsuzluk iddiaları, Erdoğan'ın AKP içindeki çevresi ile geçmişte uzun süre ittifak yaptığı ve ABD'de yaşayan din adamı Fethullah Gülen'in önderliğindeki Gülen (Hizmet) hareketi arasındaki siyasi çekişme çerçevesinde ortaya çıktı. AKP hükümeti, Gülen hareketini devlet kurumları, polis ve yargı üzerinde uygunsuz nüfuz kullanmakla ve kendisine karşı bir “darbe” girişiminde bulunmakla suçluyor.

Pozitif bir gelişme olarak, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile on yıllardır devam eden silahlı çatışmayı sona erdirmek üzere, örgütün hapisteki lideri Abdullah Öcalan'la 2013 yılında başlayan görüşmeler 2014'te de devam etti. Türkiyeli Kürtlerin haklar sorununun giderilmesi için atılacak cesur adımlarla çatışmanın temel sebepleri ortadan kaldırılabilir. Bu çabalar, insan hakları alanında Türkiye'deki tüm etnik ve dini grupların yararlanabileceği iyileşmelere de zemin oluşturabilir. Öte yandan, ordu ve PKK arasındaki ateşkes 2014 yılı boyunca bozulmadıysa da, Ekim ayı başında güneydoğu illerinde yaşanan şiddetli gösterilerde yaklaşık 50 sivil öldü. Bu ölümlerin ne şekilde gerçekleştiğine ilişkin etkin bir araştırma, bu raporun yazıldığı sırada henüz yapılmamıştı, Ancak gösteriler Kürt siyasi hareketinin Suriye'deki Kürt vilayeti Kobani'nin (Ayn el Arab) İslam Devleti (veya IŞİD) tarafından ele geçirilmesine Türkiye hükümetinin yaklaşımını sert biçimde eleştirmesini takiben gerçekleşti.

İfade, Örgütlenme ve Toplanma Özgürlüğü

Hükümet basın özgürlüğünü zayıflatmayı sürdürdü. Yıl boyunca Türkiye'nin demokrasi siciline ve uluslararası itibarına en çok zarar veren unsurlar arasında hükümetin ifade özgürlüğünü kısıtlama eğilimi, toplanma özgürlüğüne karşı sınırlayıcı tutumu ve göstericilere dava açmaya hevesliyken  polisin göstericilere uyguladığı şiddete göz yumması  bulunuyordu.

Hükümet, bakanların ve aile bireylerinin yolsuzluğa karıştığını ortaya koyan telefon görüşmelerinin sızdırılarak sosyal medya aracılığıyla yaygınlaştırılmasına, zaten kısıtlayıcı olan internet yasasını daha da sıkılaştırarak ve Twitter ve YouTube'a Türkiye'den erişimi haftalarca engelleyerek karşılık verdi. Bu tedbirler Mart ayında üç Birleşmiş Milletler özel raportörünün ortak açıklama yapmasına yol açtı. İki site de, engelleme kararlarının Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmesinin ardından sırasıyla Nisan ve Mayıs ayında tekrar açıldı.

Sindirme yöntemleri arasında Radyo Televizyon Yüksek Kurulu'nun ayırıcı şekilde hükümet karşıtı medyaya verdiği para cezalarındaki artış, gazetecilere açılan hakaret davaları, bazı tanınmış gazetecilerin işten çıkartılması ve sosyal medyada belli bazı hesapların ve içeriğin engellenmesi yer aldı. Hükümet bu tedbirlerle medyanın hükümet makamlarına hesap sorma veya faaliyetlerini mercek altına alma ihtimalini ve imkanını engelliyor.

İstanbul'daki Taksim Gezi Parkı protestolarından ve Türkiye çapında başka şehirlerdeki hükümet karşıtı gösterilerden sonraki yıl içinde binlerce gösterici yasal kovuşturmalarla karşı karşıya kaldı. Kimi davalarda mahkemeler ilk celsede sanıkların beraatine karar verirken, kimi davalar bu raporun yazımı esnasında henüz devam etmekteydi. Terör suçuyla suçlanan bazı sanıklar 10 aya varan tutukluluğun ardından tahliye edildiler ancak yargılanma süreçleri hala sürüyor.

Gezi Parkı kampanyası ve eylemine destek veren 128 hükümet-dışı kuruluşun oluşturduğu Taksim Dayanışması platformunun beş üyesi hakkındaki davaya Haziran'da başlandı. Sanıklar suç örgütü kurmak, halkı kanuna aykırı gösteri yürüyüşüne kışkırtmak, yasadışı gösterilere katılmak ve yapılan ihtarlara rağmen kendiliğinden dağılmamak ile suçlanıyor. Toplam 26 sanıklı dava, bu raporun yazımı esnasında henüz sonuçlanmamıştı. Eylül'de, bir İstanbul savcısı Gezi protestolarına katıldıkları için Beşiktaş futbol klubü taraftar grubu Çarşı'nın 35 üyesi hakkında hükümeti devirmek için darbe teşebbüsünde bulunmak dahil çeşitli suçlardan dava açtı.

Kürt siyasi aktivistleri, gazeteciler, öğrenciler ve avukatlar hakkında, sıklıkla kullanılan “silahlı örgüt üyeliği” gibi terör suçlarından davaların açılmasına devam edildi. Davaların çoğunda sanıklar aleyhindeki deliller, şiddet içermeyen siyasi bağlantıları  ve protesto gösterilerinden ibaretti.

Bununla birlikte Mart ayında hükümet, terör suçlarına bakan Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerini kaldırmak ve azami tutukluluk süresini (10 yıldan) beş yıla düşürmek gibi olumlu adımlar da attı. Tutukluluk süresinin indirilmesi sonucunda çok sayıda tutuklu tahliye edildi. Tahliye olanlar arasında yasadışı Kürdistan Topluluklar Birliği'yle (KCK) bağlantılı oldukları iddiasıyla yargılanmakta olan yüzlerce sanık da yer alıyordu. Bunlardan biri, hakkında terör suçlarından dava açılan ve dört yıldan fazla tutuklu kaldıktan sonra Nisan ayında serbest bırakılan insan hakları savunucusu Muharrem Erbey'di. Terör suçlarının istismarı ciddi bir sorun olmaya devam ediyor.

Yargı Bağımsızlığı

Türkiye’deki adalet sisteminin, aralarında yargı bağımsızlığıyla ilgili kaygılar, devlet görevlilerince gerçekleştirilen ihlallerin yeterince soruşturulmaması, kanuni takibatın çok uzun sürmesi ve siyasi saiklerle başlatılan kovuşturmaların da yer aldığı sorunları uzun bir geçmişe dayanıyor.

2014 yılında yaşanan gelişmeler de Türkiye'de yargının ne denli siyasallaştığını ortaya koydu. Hükümet, yolsuzluk soruşturmalarına cevaben, Gülen cemaatine bağlı çok sayıda kişinin yargı ve polis birimlerine sızdığını iddia etti.

Gülen cemaatinin adalet sistemi üzerinde kurduğu iddia edilen nüfuzu azaltmak adına hükümet, yürütmenin polis, savcı ve hakimler üzerindeki kontrolünü arttırmaya yönelik adımlar attı. Aralarında yolsuzluk soruşturmalarında görev alanların tamamının da bulunduğu çok sayıda hakim, savcı ve polisin görev yerleri değiştirildi ya da rütbeleri düşürüldü. Şubat ayında, hükümet yargının idari işlerinden sorumlu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun (HSYK) yapısını değiştirerek kurumu yürütmeye daha yakından bağlayan yeni bir yasayı meclisten geçirdi. Temmuz ayında da sulh ceza hakimleri için, henüz cezai soruşturma aşamasındaki davalarda önemli kararlar alma yetkilerinin bulunduğu yeni bir kategori oluşturdu.

Anayasa Mahkemesi, Nisan ayında HSYK kanunundaki Adalet Bakanı’nın yetkilerinin arttırılmasıyla ilgili temel hükümlerin bir bölümünü, kuvvetler ayrılığı ilkesini ciddi anlamda ihlal ettiği, yargı bağımsızlığını tehdit ettiği ve yargı üzerinde siyasi baskı kurmanın önünü açtığı gerekçesiyle iptal etti.

Anayasa Mahkemesi’nin Haziran'da Balyoz davasıyla ilgili yargılamanın adil yapılmadığına hükmedip yeniden yargılanmalarını talep etmesinin ardından, darbe planlamak suçundan verilen cezaları dolayısıyla cezaevinde bulunan 237 askeri personel serbest bırakıldı. Ergenekon davasında aldıkları cezalar halen temyizde olan sanıklar da tutukluluk süresi 10 yıldan 5 yıla düşürüldüğü için Mart ayında tahliye edildi.

Cezasızlıkla Mücadele

Polis, asker ve devlet görevlilerince gerçekleştirilen ihlallerin mağdurlarının adalet elde etmesinin önündeki büyük engeller varlığını sürdürüyor. Hükümet Nisan 2014'te Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) personeline, kurumun açıkça kovuşturma izni verdiği haller dışında yasal dokunulmazlık sağlayan bir yasa geçirdi. Türkiye’nin üstlenmiş olduğu insan hakları yükümlülüklerine aykırı olan bu hüküm, istihbarat personelinin görev sırasında işlediği işkence dahil ciddi insan hakları ihlallerinden sorumlu tutulmaması riskini yaratıyor. Bu raporun yazımı sırasında kanun hala iptal istemiyle Anayasa Mahkemesi'nin önündeydi.

1990'lı yıllarda binlerce Kürt, devlet görevlilerince öldürülmüş veya kayıp edilmiş olmasına rağmen, yalnızca bir avuç kamu görevlisi hakkında dava açılarak yargılandı. Kanunsuz adam öldürme suçunun kovuşturulmasındaki 20 yıllık zamanaşımı süresi adalete erişimde ciddi bir engel oluşturmaya devam ediyor ve birçok dava, acilen ele alınması yönünde adım atılmadığı için zamanaşımına uğrama riski taşıyor. Cezasızlıkla mücadelenin daha kararlı bir şekilde yürütülmesi, Kürt barış sürecinin desteklenmesi açısından da hayati önem taşıyor.

Haziran ayında bir askeri mahkeme Türk Hava Kuvvetleri'nin Aralık 2011'de Irak Kürdistanı sınırına yakın Roboski (Ortasu) köyü civarında yaptığı ve 34 kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırının görüldüğü davayla ilgili verilen takipsizlik kararını onadı. Bu rapor hazırlanırken kurbanların ailelerinin Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı itiraz başvurusu da henüz sonuçlanmamıştı.

Mayıs – Haziran 2013 tarihleri arasında ülke çapında yapılan Gezi protestoları sırasında göstericilere orantısız güç kullanılması ve polis şiddetiyle ilgili açılan az sayıdaki soruşturma tamamlandı. Temmuz 2014'te Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne toplanma özgürlüğü ile ilgili (Oya Ataman grubu altındaki davalar hakkında) gönderdiği bildirimde Türkiye hükümeti, ülke çapındaki Gezi protestolarını takiben, polisler hakkında 13 ilde başlatılan 329 cezai soruşturmadan 59'u hakkında takipsizlik, altısı hakkında kovuşturma kararı çıktığını, geriye kalanların ise henüz sonuçlanmadığını öne sürdü.

Haziran 2013'te Ankara'da bir gösteri sırasında Ethem Sarısülük'ü ateşli silahla öldüren polis memuruna “olası kastla adam öldürmekten” sekiz yıl hapis cezası verildi. Ali İsmail Korkmaz ve Abdullah Cömert adlı göstericileri öldürmekle suçlanan polisler ve siviller hakkında açılan davalarda gecikmeler yaşandı. Bu davaların suçun işlendiği yerden fazlasıyla uzak yerlere nakledilmesi yolunda verilen karar, maktullerin ailelerini ve avukatlarını olumsuz etkiledi. Bu raporun yazımı sırasında, dokuz ay komada kaldıktan sonra Mart ayında ölen 14 yaşındaki Berkin Elvan'ı biber gazı kapsülüyle vuran polisler hakkındaki soruşturma devam ediyordu.

Ocak 2007'de gazeteci Hrant Dink'in öldürülmesiyle bağlantılı bir grup gencin yeniden yargılanmasına devam edildi. Temmuz ayında, Anayasa Mahkemesi cinayet soruşturmasının etkin biçimde yürütülmediğine hükmetmişti.

Mülteciler

Türkiye, Ekim 2014 itibariyle resmi rakamlara göre Suriye'den gelen 1,6 milyon mülteciye ev sahipliği yapıyor. Bunların 220,000'i kamplarda, kalanlar ise çeşitli kentlerde serbest ikamet ediyor. Yanı sıra, ülkede çoğu Afganistanlı olmak üzere farklı uyruklardan yaklaşık 80,000 mülteci ve sığınmacı bulunuyor.

Nisan 2014'te yürürlüğe giren yeni sığınma kanununda Türkiye'nin Mülteci Sözleşmesi'ne koyduğu coğrafi çekince duruyor, ama sığınma ve ikincil koruma ilk defa bu kanunda hukuki bir mesele olarak ele alınıyor. Kanunda hukuki yardım, refakatsiz çocuklar ve geri göndermeme ile ilgili hükümler de yer alıyor. Geri gönderilecek göçmenlerin idari gözetimini altı ayla (işbirliği yapılmaması halinde bir altı ay daha uzatılmaya izin vererek) sınırlayan kanun, sığınmacılar için gözetimin istisnai durumlarda başvurulması gereken bir tedbir olmasını şart koşuyor.

Önemli Uluslararası Aktörler

Avrupa Birliği, AB’ye üye ülkeler ve Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye'deki internet özgürlüğü, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğünü zayıflatmaya yönelik hamleler hakkındaki kaygılarını ifade ederken,  Türkiye'nin Suriye'deki savaştan kaçan bir milyonu aşkın mülteciye ev sahipliği yapmasını övdü.

Avrupa Komisyonu, Ekim ayında yayınladığı yıllık ilerleme raporunda Türkiye hükümetinin Kürt barış sürecini hukuki bir zemine oturtma çabalarını över ve 1982 anayasasının tamamen revize edilmesinin “Türkiye'nin daha da demokratikleşmesini temin edecek en güvenilir zemini” oluşturacağı yolunda tavsiyede bulunurken; yolsuzluk iddialarının ardından hükümetin yargıya müdahalesi ve Twitter ve YouTube'un tamamen yasaklanmasına ilişkin “derin kaygılarını” da ifade etti.

AB üyelik sürecinde herhangi bir ilerleme yaşanmadı. AB'nin Türkiye ile Ekim ayında yaptığı geri kabul anlaşması, AB hükümetlerinin AB ülkelerinde izinsiz ikamet etmekte olan Türkiye vatandaşlarını Türkiye'ye geri göndermesine olanak sağladı. Sözleşmeye göre ayrıca üç yıllık bir geçiş sürecinden sonra, AB Avrupa Birliği'ne Türkiye üzerinden giriş yaptığı kanıtlanan başka ülke vatandaşı olan düzensiz göçmenleri Türkiye'ye geri gönderebilecek.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 2014 yılında Türkiye aleyhine verdiği kararlardan biri Eylül ayında hükme bağladığı din dersleri hakkındaki (Mansur Yalçın ve Diğerleri v. Türkiye) dava idi. Mahkeme, verdiği kararda zorunlu din dersleri söz konusu olduğunda Türk eğitim sisteminde Sünni İslam'a verilen aşırı ağırlık sebebiyle ebeveynlerin inançlarına saygı gösterilmesi için uygun yöntemlerle halen donatılmadığına hükmetti. Mahkeme, Türk makamlarının öğrencilerin herhangi bir mazaret bildirmek zorunda olmaksızın din ve ahlak bilgisi derslerinden muaf olmalarına bir an önce izin vermesi gerektiğine karar verdi.

Türkiye hükümeti Eylül ayında Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) madencilik ve inşaat sektöründe güvenlik ve sağlıkla ilgili iki sözleşmesini (167 ve 176 nolu sözleşmeler) imzalayacağını açıkladı. 13 Mayıs'ta Türkiye'nin batısındaki Soma'da meydana gelen ve 301 madencinin ölümüyle sonuçlanan maden kazası Türkiye’nin, madencilik ve inşaat sektörlerindeki ölümcül kazalarda dünyanın en kötü karnesine sahip ülkelerinden olduğunu, çalışma koşullarının düzelmesini ve emniyetin sağlanmasını mümkün kılacak inceleme ve denetimlerin eksikliğini ve şirketleri bu kazalardan sorumlu tutma noktasındaki zayıflığını ortaya koydu.

Dış Politika

Suriye ve Irak'taki çatışmalar, özellikle IŞİD’in Haziran 2014’te Suriye ve Irak’ta geniş bölgeleri işgal ettikten sonra gücünü pekiştirmesi ve Türkiye’nin Musul başkonsolosu ile konsolosluk çalışanları ve ailelerinin dahil olduğu 48 kişiyi rehin almasının ardından, Türkiye'yi giderek daha çok etkiledi. Türkiye Eylül ayında rehinelerin serbest bırakılmasını sağladı. Ekim ayında yapılan oylamayla Meclis, hükümete Suriye ve Irak'a askeri müdahalede bulunması için geniş yetkiler verdi.

Türkiye, Suriye'ye yaklaşımında esas olarak Esad hükümetinin düşürülmesini savunuyor ve ABD’nin oluşturduğu koalisyonun IŞİD'le savaşmaya odaklanmasını bu amacın ayrılmaz bir parçası olarak görüyor

Erdoğan gerek başbakan gerekse cumhurbaşkanı olarak Mısır'daki Abdel Fattah al-Sisi hükümetini, 2013'te Başkan Muhammed Mursi'yi görevden uzaklaştırdığından beri istikrarlı bir biçimde açıkça eleştiriyor. Mısır'la ilgili tutumu, Türkiye’nin Orta Doğu'da Sisi hükümetini destekleyen güçler üzerindeki nüfuzunu azaltıyor.

Türkiye, İsrail'in Temmuz-Ağustos aylarında yürüttüğü askeri operasyonları şiddetle eleştirdi ve iki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler sınırlı niteliğini korudu. Ermenistan'la ilişkilerde de herhangi bir normalleşme görülmedi ve iki ülke arasındaki sınır da kapalı kaldı.