Türkiye'nin İnsan Hakları Alanındaki Gerilemesi ve Reform Önerileri

Giriş

Türkiye insan hakları alanında endişe verici bir gerileme yaşıyor. Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğinde (ki kendisi 2014 Ağustos'unda cumhurbaşkanı seçilmiştir) 12 yıldan beri iktidarda olan AK Parti (Adalet ve Kalkınma Partisi) siyasal muhalefete, sivil protesto eylemlerine ve eleştirel medyaya karşı giderek artan ölçülerde tahammülsüzlük gösteriyor. Geçtiğimiz dokuz ayda yolsuzluk soruşturmalarını engelleme çabası içine giren AK Parti hükümeti yargı bağımsızlığını dizginlemeye ve hukukun üstünlüğü ilkesini zayıflatmaya çalıştı. Medya özgürlüğüne getirilen sınırlamalarla insan haklarının zedelenmesi, protesto eylemlerinin engellenmesi ve Türkiye'nin ceza hukuku sistemine duyulan güvenin azalması ülkede siyasal kutuplaşmayı derinleştirdi.[1]

İnsan hakları alanındaki bu gerilemenin arka planında, geçtiğimiz yıl gerçekleşen hükümet karşıtı kitlesel protesto eylemleri ile AK Parti hükümetini tam kalbinden vuran yolsuzluk iddiaları var ki bu iddialar AK Parti ile onun eski müttefiki, ABD'de yaşayan din adamı Fethullah Gülen'in liderliğini yaptığı etkili Gülen hareketi arasında, yerleşik politik düzen içerisinde yaşanan bir ihtilaf bağlamında ortaya atıldı.

Bilançonun artı tarafında ise, hükümetin hapisteki Kürdistan İşçi Partisi (Partiya Karkerên Kurdistan, PKK) lideri Abdullah Öcalan ile yürüttüğü müzakereleri sürdürmesi yer alıyor. Söz konusu müzakereler Kürtler ile gerçek bir barış sürecini şekillendirmek için eşsiz bir fırsat sunuyor ve Türkiye'de insan hakları alanında bir ilerleme kaydedilmesinin yolu da buradan geçiyor. Ancak aynı zamanda insan haklarındaki daha büyük gerilemenin, henüz başlangıç aşamasındaki barış sürecini baltalaması gibi çok açık bir risk de mevcut.

Hükümetin toplanma ve ifade özgürlüğüne kısıtlamalar getirmek ve çevrimiçi (online) medyaya müdahale etmek gibi baskıcı önlemleri giderek artan ölçülerde kullanması, dünya kamuoyunun dikkatini, 2013 yılının Mayıs ve Haziran aylarında İstanbul'da ve başka şehirlerde yaşanan Gezi Eylemleri'nin şiddetle bastırılması vesilesiyle çekmişti.

2013 yılının Aralık ayında ise, emniyet güçlerinin üst düzey hükümet yetkilileri ve aile üyelerinin adlarının karıştığı bir ceza soruşturmasının varlığını ve bu soruşturma kapsamında tutuklamalar yapıldığını açıklamasıyla, büyük bir yolsuzluk skandalı gün ışığına çıktı. Hükümet buna, emniyet teşkilatının yetkilerini kısıtlamaya ve yargıyı yürüten kurum üzerindeki yönetme gücünü artırmaya çalışarak karşılık verdi. Yargıç savcı ve polislerin görev yerleri değiştirildi, son zamanlarda da söz konusu soruşturmaları yürüten polis görevlileri tutuklandı ve bu meseleleri haberleştiren sosyal ve geleneksel medya susturulmaya çalışıldı.

Yolsuzluk soruşturmaları ve hükümetin buna verdiği karşılık bir çok yorumcu tarafından AK Parti'nin Gülen hareketi ile giderek artan siyasal ihtilafı bağlamında değerlendirildi. Gülen Hareketi, Türkiye'de eğitim sisteminde, medyanın, emniyet teşkilatının, bürokrasinin ve yargı sisteminin bir kısmında etkili.[2] Gülen hareketi - AK Parti ihtilafı, özellikle de Türkiye'nin zaten politize olmuş ve hiziplere bölünmüş yargı erkindeki krizi derinleştiriyor.[3]

Görünen o ki, üst üste çok sayıda seçimi büyük çoğunlukla kazanmış olan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başbakan Ahmet Davutoğlu ve AK Parti hükümetinin bakanları çoğunluğun verdiği gücün, hukukun üstünlüğü ilkesi karşısında öncelik taşıdığını düşünüyorlar.[4] Bu raporda onların, yürütme erkinin emniyet teşkilatı ve yargı erki üzerindeki kontrolünü artırmalarını ve temel ifade ve toplanma özgürlüklerini kısıtlamalarını haklı göstermek için, politik muhaliflerinin eylemlerini kullanmaya çalıştıkları da iddia ediliyor.

Bu rapor hükümetin bu otoriter gidişi geri döndürmek için acil adımlar atması gereken alanlardan bazılarını kaba hatlarıyla özetliyor. Rapor dört alan üzerine odaklanıyor: PKK ile yürütülen barış sürecindeki (ki hükümet buna "çözüm süreci" demeyi tercih ediyor) insan hakları adımları; hukukun üstünlüğü ilkesine yönelik tehditler; halihazırda var olan cezasızlık kültürünün kadına karşı şiddet vakalarında faillerin düzenli olarak cezasız bırakılması gibi uygulamalarla tahkim edilmesi; konuşma ve medya özgürlüğüne ve toplanma ve örgütlenme özgürlüklerine getirilen kısıtlamalar.

İnsan Hakları ve PKK ile Yürütülen Barış Süreci

Türkiye'nin insan hakları alanındaki karnesini iyileştirmek için en büyük fırsatı Kürtler ile yürütülen, henüz başlangıç aşamasındaki barış süreci sunuyor, zira bu ihtilafın temelinde Kürtlerin insan haklarında karşılaştıkları noksanlıklar yatıyor ve süreç bu noksanlıkları gidermeyi hedefliyor. Hükümet sürece insan hakları temelli daha geniş bir perspektiften bakabilirse, başta anaakım dışı bir İslam anlayışını benimseyen Aleviler olmak üzere, diğer azınlık gruplarının eşitliğinin ilerlemesi de mümkün olabilir.

İnsan hakları ile ilgili en önemli kaygılar şu hususlarla ilgili: Kürt dilinin ve kültürel haklarının korunması; terörizm yasaları istismar edilerek yasal Kürt partilerine üye olan ya da destekleyen binlerce kişinin, öğrencinin ve gazetecinin, şiddet eylemlerine katıldıklarına ilişkin yeterli kanıt olmamasına rağmen hapiste tutulması; PKK ile yaşanan ihtilafta, özellikle de 1990'larda yapılan insan hakları ihlalleri konusunda hesap verebilirlik ilkesinin işletilmesi.

Hukukun Üstünlüğü

Türkiye'nin ceza yargılamaları sistemi uzun süredir politize olmuş durumda ve bağımsız değil. Bu da kamuoyunun mahkeme kararlarına duyduğu güveni sarsıyor. Bu sistemdeki ciddi eksiklikler Avrupa Komisyonu, Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurum ve örgütler tarafından hazırlanan raporlarda defalarca vurgulandı.

Son yıllarda yapılan reformlar bu sorunların köşelerini hafifçe törpülemiş olsalar da davaların aşırı uzun sürmesi ve yargının bağımsız olmaması gibi önemli sorunları ele almakta büyük ölçüde yetersiz kaldılar. Son zamanlarda ise Hükümet'in kendisini töhmet altında bırakan önemli yolsuzluk iddialarına yargıya müdahale ederek karşılık vermesi, ceza yargılamaları sistemindeki bozukluğu daha da artırdı.

Ceza yargılamaları sisteminde yapılacak gerçek bir reform Türkiye’ye ve Türkiye vatandaşlarının insan haklarına kalıcı faydalar sağlayacaktır. Ceza yargılamaları sisteminin bağımsızlığının, her çeşit politik baskı ve bizzat sistemin içindeki hiziplerin tahakkümüne karşı güçlendirilmesi acil bir ihtiyaç. Terörizm ve devlete karşı işlenen suçlara bakmakla görevli özel yetkili mahkemelerin 2014 Martı’nda kaldırılması olumlu bir gelişme olsa da, yeni getirilen ve gözaltı, arama, tutuklama ve cezai soruşturma sürecindeki diğer önlemlere ilişkin kararları almakla görevli yeni sulh ceza hakimliği sisteminin politik etkiye açık olduğuna ilişkin bazı kaygılar var.

Cezasızlık

Polisler, askerler ve diğer devlet görevlileri tarafından yapılan ciddi insan hakları ihlallerinin mağdurları için adaletin sağlanmasının önünde hala önemli engeller var ki bu durum Türkiye’de bir cezasızlık kültürünün varlığına işaret ediyor.

Örneğin kısa bir süre önce bir savcı, Türkiye'nin güneydoğusunda, Uludere (Ortasu/Roboski köyü) yakınlarında havadan yapılan ve 34 Kürt erkeğin ve çocuğun ölümüyle sonuçlanan bombardıman nedeniyle hava kuvvetlerinin herhangi bir mensubunun veya başka bir devlet görevlisinin yargılanmasına gerek olmadığına karar verdi. Ve 2013 yılının Mayıs ve Haziran aylarında İstanbul’la birlikte bir çok il ve ilçede yaşanan yaygın hükümet karşıtı Gezi Eylemleri sırasında uygulanan polis şiddeti de neredeyse tamamıyla bir cezasızlık zırhına bürünmüş durumda.

Hükümet, 2014 yılının Nisan ayında Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) personelinin bizzat bu teşkilatın açık onayı olmaksızın yargılanamayacağını hükme bağlayan ve böylece MİT personeline fiilen yasal dokunulmazlık veren bir yasa çıkardı. Türkiye’nin insan hakları alanındaki uluslararası yükümlülükleriyle çelişen bu düzenleme, görevleri sırasında işkence gibi çok ağır insan hakları ihlalleri yapan MİT personelinden hesap sorulamaması riskini beraberinde getiriyor.

Cezasızlık kültürü ile mücadele etmek için daha güçlü bir çabanın gösterilmesi, Kürt barış sürecinin güvence altına alınması açısından da önemli. 1990’larda binlerce Kürt devlet görevlileri tarafından öldürüldü veya onlar tarafından kaçırıldıktan sonra kayboldu, ancak bugüne dek bu olaylardan dolayı çok az sayıda devlet görevlisi yargılandı. Cinayet davalarında uygulanan 20 yıllık zaman aşımı süresi önemli bir engel, zira söz konusu yaşam hakkı ihlallerinin bir çoğu 1993 – 1995 yılları arasında vuku buldu. Eğer çok hızlı bir şekilde harekete geçilip davalar açılmazsa, bu vakalar çok yakında yirmi yıllık zaman aşımına tabi olacaklar.

Hükümet zaman aşımının failler açısından cezasızlık anlamına gelebileceğinin farkında ve bu sorunu 2013 yılında çıkartılan bir yargı reformu yasasıyla işkence davalarında zaman aşımını kaldırarak kısmen çözdü. Hükümet attığı bu adımın devamını devlet görevlisi faillerin yargılandığı yargısız infaz davalarında da zaman aşımını kaldırarak getirmeli.

Türkiye’de kadına karşı şiddet vakalarının çoğunlukla failleri olan erkek eşler, eski eşler veya aile üyeleri genellikle cezasız kalıyorlar. Türk makamları, 2012 yılında çıkartılan Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’u gereğince uygulamakta yetersiz kalıyorlar. Somut olarak, bazı kadınlar eşleri veya eski eşleri tarafından polis koruması altında iken öldürüldüler. Kadına karşı şiddet vakalarında dokunulmazlık ile mücadele etmek bir öncelik olmalı.

İfade ve örgütlenme özgürlüğüne getirilen kısıtlar

Türkiye Hükümeti'nin medya özgürlüğünü, sosyal medyayı ve örgütlenme ve toplanma özgürlüklerini haksız bir şekilde kısıtladığına ilişkin uzun bir sabıka kaydı var. Hükümet bu alanlardaki baskısını 2013 Gezi Eylemleri sırasında ve sonrasında yoğunlaştırdı. Hükümet 2013 aralığında gündeme gelen yolsuzluk iddialarının tartışılmasını ve bu iddialara ilişkin bilgilerin yayılmasını YouTube ve Twitter’ı yasaklamak gibi yöntemlerle engellemeye çalıştı.

Türk makamları Gezi Eylemleri sırasında ve sonrasında İstanbul, Ankara, ve İzmir’le birlikte bir çok başka şehirde de binlerce insan hakkında izinsiz toplantı ve gösteri yürüyüşüne katıldıkları, polise mukavemet gösterdikleri ve kamu mallarına zarar verdikleri gerekçesiyle soruşturma yaptı ve en az 5500 kişi hakkında dava açıldı. 2013-14 yılları zarfında hükümet hakkında eleştirel yazılar kaleme alan ve aralarında çok saygın anaakım haberci ve yorumcuların da bulunduğu bir çok medya çalışanı işten çıkartıldı.

***

Türkiye insan haklarına uyumu güçlendirmek için neler yapmalı?

Türkiye'nin devlet görevlilerinin vazifelerini ifa ederken sergiledikleri davranışları izleyen ve araştıran daha güçlü ve bağımsız resmi kurumlara ve denetim mekanizmalarına ihtiyacı var. Bu kurumlar saydam ve hesap verebilir bir yönetişim anlayışını özendirmeli ve sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte insan hakları meselelerinde güçlü tavsiyelerde bulunabilmelidir.

Bugüne kadar her ikisi de 2012 yıllarında kurulan Türkiye'nin Ulusal İnsan Hakları ve Kamu Denetçiliği (Ombudsman) kurumlarının böylesi bir rolü üstlenmek istediklerine ilişkin bir belirti görülmedi. Bu kurumların hiç biri devlet görevlileri tarafından yapılan hak ihlallerine karşı güçlü bir ses çıkartmadı veya hükümete tavsiyelerde bulunmak veya kamuoyundaki tartışmalara katılmak konusunda bir istek göstermedi. Ulusal İnsan Hakları Kurumu, kuruluşu bakımından, yürütme karşısında bağımsız değildir, zira Başbakanlığa bağlıdır ve Kurumun 11 üyesinin yedisi hükümet tarafından atanmaktadır.[5]

2014 Mart'ında hükümet Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi İhlallerinin Önlenmesine İlişkin Eylem Planı başlıklı bir belge yayınladı. Belgede bir çok olumlu düzenlemeye yer verildi ve Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin çok sayıda aleyhte kararına maruz kalmaya devam ettiğini kabul edildi.[6] Eylem planında Avrupa Sözleşmesi uyarınca reform yapılması gereken alanlar sıralandı. Bunların arasında yaşam hakkının korunması, kötü muamelenin yasaklanması, adil yargılanma hakkı, özel yaşamın gizliliği veifade ve toplanma özgürlüklerinin korunması yer aldı. Plan yasalarda yapılması gereken değişikliklere ilişkin ayrıntılı tavsiyeler içerdiği gibi, endişe kaynağı olan ve acil eylem gerektiren alanları da daha genel ifadelerle kayıt altına aldı.

Ancak Türkiye'de insan haklarının gerilediğine ilişkin çok açık belirtiler karşısında, uygulamaya yönelik fiili bir plan olmadan, bu tür girişimlerin yetersiz kalacağı açıktır. Hükümetin söz konusu eylem planını yaşama geçirmek için somut adımlar atması ve planda anılan tavsiyelerin uygulanmasına öncelik vermesi gerekmektedir.

Askeri yönetim tarafından hazırlanmış şimdiki anayasayı değiştirmek için 2012 yılının ilk aylarında başlayan partiler arası görüşmeler 60 madde üzerinde anlaşma sağlandıktan sonra, 2013 yılında durakladı. Hükümet ile ana muhalefet partileri arasındaki temel görüş ayrılıkları vatandaşlığın tanımı, güçler ayrılığı, eşitlik, ayırımcılık gözetmeme ve azınlık hakları gibi konularda yoğunlaşıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan Türkiye'de cumhurbaşkanının yetkilerini artıran, başkanlık sistemine dayalı bir yönetim modelinin benimsenmesini istiyor. AK Parti de 2015 yılında yapılacak genel seçimleri kazanması halinde Anayasa'da bu yönde bir değişikliği zorlamaya hazırlanıyor. Öncelik herkesin insan haklarını koruyan ve kollayan bir anayasanın yapılması.[7]

Hükümet, yıllardır ayrımcılık karşıtı kapsamlı bir yasal düzenleme planlıyor, ancak bu satırların yazıldığı güne kadar meclise böylesi bir tasarı sunulmadı. İnsan Hakları alanında çalışan sivil toplum örgütleri bir yasa taslağı, İçişleri Bakanlığı ise başka bir taslak hazırlamış durumdalar.[8]

Bölgesel bağlam ve uluslararası yansımalar

Bu rapor Türkiye sınırları içindeki insan hakları meselerine odaklanırken, daha geniş bölgedeki gelişmeler, halihazırda görevdeki ve genel seçimlerden sonra göreve gelecek hükümetlerin Türkiye'yi reform yoluna geri döndürecek cesur adımlar atmaları için çok güçlü bir gerekçe sunuyorlar.

Türkiye, halen, sivillere saldıran hükümet güçleri ve silahlı gruplardan kaçan bir milyonun üzerinde Suriyeli'ye ev sahipliği yapıyor. Silahlı çatışmalar Irak'ta da hız kazandı ve bu durum daha da çok insanın yurtsuzlaşmasına ve daha da çok mültecinin ortaya çıkmasına yol açtı. Uluslararası camia, Türkiye'nin Suriyeliler'e cömertçe sağladığı kampları ve yardımı haklı olarak övgüyle karşıladı. Ancak durum oldukça istikrarsız. Bu ölçekte bir mülteci krizine uyum sağlamak, bunu yaparken bir yandan da ev sahibi ülkede doğabilecek toplumsal gerilimlerden kaçınmak ancak istikrarı özendiren, mültecileri topluma entegre edebilen ve iç siyasal kutuplaşmayı azaltan hükümet politikalarının uygulanmasıyla mümkün olabilir.

Irak ve Suriye'deki ekonomik çıkarları bu ülkelerdeki ihtilaflardan büyük ölçüde zarar görmüş olan bir Türkiye ve Türkiye ekonomisi, uluslararası yatırımcıların nezdinde daha da geniş bir güven kaybını göze alamaz. Ne var ki hukukun üstünlüğü ilkesinin zedelendiği ve insan haklarının krize girdiği yönünde bir algının içeride ve dışarıda oluşması, genellikle tam da böyle bir güven kaybına neden olur. İç çatışma uzayıp Suriye'yi sardıkça, Türkiye'nin Ortadoğu'daki etkisi de azaldı ve Türk ve yabancı bir çok yorumcu Ankara'yı yürüttüğü dış politikanın Sünniler'den yana tarafgir olması ve radikal cihatçı grupların Türkiye topraklarını kullanmasının doğurduğu tehdite çok geç uyanması nedeniyle eleştirdiler.[9] Bölgesel karışıklıkların Türkiye'nin kendi güvenliği açısından doğurduğu risk, 2014 Haziran'ında Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD) savaşçılarının Türkiye'nin Musul Başkonsolosu'nu ve tüm konsolosluk çalışanlarını rehin almasıyla apaçık ortaya çıktı.

Ortadoğu'da ki karışıklıklar ışığında, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri'nin Türkiye'nin insan hakları gündemini ve istikrarını desteklemek yönünde çok güçlü çıkarları var. Türkiye'nin Avrupa Birliği ile yürüttüğü üyelik müzakereleri son yıllarda durakladı. Ancak Avrupa Birliği'nin 2013 Kasım'ında, müzakerelerde yeni bir Fasıl açmayı kabul etmesiyle birlikte küçük bir ilerleme kaydedildi.[10] Bu yeni, 22. Fasıl bölgesel politikalar ve kamu yönetiminin adem-i merkezileştirilmesi ile ilgili.[11] Konu Kürtlerle yürütülen barış süreci bağlamında da önem taşıyor zira yetkilerin merkezden yerellere devredilmesi ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi Kürt siyasal hareketinin ana taleplerinden biri. AB ve ABD Türkiye ile ilişkilerinde, Kürtlerle yürütülen barış sürecinin başarıya ulaşmasının, Türkiye'nin topraklarında yaşayan herkes için insan haklarının güçlendirilmesi ve hukukun üstünlüğü ilkesine bağlı kalınmasıyla gerçekleşeceğini vurgulamalılar.


Öneriler

Türkiye Hükümeti'ne

İnsan haklarına getirilen anayasal kısıtlar kaldırılsın.

  • 1982 anayasası, temel ve hak ve özgürlüklerin kullanımını engelleyen ve hukukun üstünlüğü ilkesi ile çelişen hiç bir hüküm kalmayacak şekilde bir bütün olarak gözden geçirilsin ve değiştirilsin

Kürtlerle yürütülen barış sürecini desteklemek, insan haklarını korumak ve tüm azınlık grupların haklarını güvence altına almak için:

  • Türk Ceza Yasası ve Terörle Mücadele Yasası gibi yasaları istismar ederek, delil olmadan bireylere şiddet içeren faaliyetlere karıştıklarına ya da böylesi faaliyetleri planladıklarına ya da yasadışı silahlı gruplara lojistik destek sağladıklarına ilişkin terör suçlarının yöneltilmesinden vazgeçilsin
  • Haklarında şiddet içeren faaliyetlere karıştıklarına ya da böylesi faaliyetleri planladıklarına ya da yasadışı silahlı gruplara lojistik destek sağladıklarına ilişkin delil olmayan politik aktivist, öğrenci ve diğer insanlar için verilmiş hatalı mahkumiyet kararlarının saptanması ve geriye alınması amacına dönük olarak, tam bir tarama ve değerlendirme yapılsın.
  • Türk Ceza Yasası'nın 314. maddesinde tanımlanan suç (silahlı örgüt mensubu olmak) sadece yasadışı silahlı bir grupla bağlantılı şiddet faaliyetlerine doğrudan katılmış olanları kapsayacak şekilde daha dar tanımlanmış bir suç ile değiştirilsin.
  • Türkiye'nin Kişisel ve Siyasal Uluslararası Haklar Sözleşmesi'nin azınlık hakları ile ilgili 27. Maddesine koyduğu çekince kaldırılsın. Avrupa Konseyi'nin Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşmesi ve azınlık haklarına ilişkin diğer uluslararası belgeler onaylansın ve tam anlamıyla uygulanmaları sağlansın.
  • Etnik köken, cinsel yönelim ve cinsiyet nedeniyle yapılanlar da dahil olmak üzere her türlü ayırımcılığı yasaklayan, ayrımcılık karşıtı kapsamlı bir yasa çıkarılsın; ayrımcılık karşıtı bu yasaklar anayasa değişikliklerine de dahil edilsin.
  • Tüm azınlık gruplarının insan haklarının güvence altına alınmasına yönelik önlemler kapsamında Alevilere karşı ayırımcılığa son verilsin, bu amaçla cemevleri hukuken ibadethane olarak tanınsın.

İfade, toplanma ve örgütlenme özgürlükleri korunsun.

  • Türk Ceza Yasası, Terörle Mücadele Yasası, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası, MİT yasasında yapılan yeni değişiklikler, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Yasası ve ifade, örgütlenme ve toplanma özgürlüklerini haksız bir şekilde kısıtlamak için kullanılan diğer yasalar gözden geçirilsin ve bu yasalardaki kısıtlayıcı hükümler uluslararası standartlara uyacak şekilde değiştirilsin veya iptal edilsin.
  • Yürütmenin yayın kararlarına müdahale etmesine, eleştirel haber kaynaklarına ve yazarlarına baskı uygulamasına ve onları sindirmeye çalışmasına son verilsin.
  • 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası uyarınca izinsiz gösterilere barışçıl bir şekilde katılan bireyler hakkında ceza soruşturması açılmasına son verilsin.
  • Taksim Dayanışması mensuplarına ve diğer eylemcilere toplanma ve ifade özgürlüklerini kullandıkları için açılan davalar düşürülsün.
  • Çarşı taraftar grubu ile ilişkili 35 kişi hakkında, 2013 yılının Mayıs ve Haziran aylarındaki Gezi eylemlerinde ifade ve toplanma özgürlüklerini kullandıkları için "darbe girişimi" ve başka suçlamalarla açılan dava düşürülsün.
  • Protesto eylemlerine yapılan polis müdahalelerinde biber gazının aşırı ve kötüye kullanımından kaçınılsın ve her iki davranıştan da sorumlu olan polis memurlarından hesap sorulsun.

Ceza Yargılamaları Sisteminde Reform Yapılsın.

  • Haklarında şiddet içeren faaliyetlere karıştıklarına ya da böylesi faaliyetleri planladıklarına ya da yasadışı silahlı gruplara lojistik destek sağladıklarına ilişkin delil olmayan bireylere karşı terörizm suçlamaları yöneltilmesine son verilsin.
  • Süren davalarda tutuklu kalma süreleri daha da kısaltılsın ve ceza davalarının görülmesi hızlandırılsın.
  • Yargıç ve savcıların yürütme ve her türden siyasal müdahale karşısındaki bağımsızlıkları güçlendirilsin.
  • Ceza yargılamaları sistemine ve hükümetle ilişkili yolsuzluk soruşturmalarına hükümet veya başkaları tarafından yapılan tüm politik müdahalelere son verilsin ve kamu görevlilerinden sorumlu oldukları insan hakları ihlallerinin ve yolsuzlukların hesabı sorulsun.

Kadına karşı şiddet vakalarında cezasızlığa son verilsin.

  • Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddeti Engelleme ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi'nin (İstanbul Sözleşmesi) etkin bir şekilde uygulanması sağlansın; bu kapsamda Türkiye'de 2012 yılında çıkartılan Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun'unun hükümleri tam ve eksiksiz olarak uygulansın.
  • Aile içi şiddet ve kadına yönelik şiddet vakalarının failleri hakkında ceza davaları açılsın ve faillere işledikleri suçun ağırlığı ile orantılı yaptırımlar uygulansın.
  • Adalet, İçişleri ve Aile ve Sosyal Politikalar bakanlıklarının işbirliği ile kadınların polis koruması altındayken şiddet mağduru olduğu vakalar, koruma kararlarının uygulanmasının nasıl güçlendirilebileceğini belirlemek amacıyla geniş ve kapsamlı bir şekilde taranarak gözden geçirilsin.
  • Aile içi şiddet vakalarının mağdurları için yeterli, uzmanlaşmış ve güvenli sığınma evlerinin bulunması; sığınma evi sayısının İstanbul Sözleşmesi’nde tavsiye edilen sayıya ulaşması ve sığınma evlerinin yaş, etnik köken, milliyet, cinsel yönelim, hamile olup olmama, evli olup olmama ve engelli olup olmama ayırımı gözetmeksizin tüm kadınların için erişilebilir olması sağlansın.

Türkiye'deki resmi insan hakları kurumları güçlendirilsin, insan hakları eylem planı uygulansın.

  • İşkence'ye Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nin Ek İhtiyari Protokolü’nden kaynaklanan yükümlülüklerle uyumlu olarak, ceza ve tutukevlerinin izlenmesi için tam anlamıyla bağımsız bir engelleyici mekanizma kurulsun.
  • Türkiye Ulusal İnsan Hakları Kurumu kanunu Paris ilkeleriyle uyumlu olacak şekilde değiştirilsin ve bu kurum yeterli kaynakları ve yetkileri olan, kamuoyuna hesap veren ve sivil toplum örgütlerinin aktif katılımıyla oluşmuş, tam anlamıyla bağımsız bir birim haline dönüştürülsün.
  • Hükümetin Mart 2014 tarihli Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi İhlallerinin Önlenmesine İlişkin Eylem Planı’nda anılan tavsiyelerin uygulanması yönünde adımlar atılsın.

Kamu görevlilerinin ve güvenlik güçlerinin insan hakları ihlalleri nedeniyle cezalandırılmaması ile mücadele edilsin.

  • Devlet adına veya devlet görevlisi sıfatıyla yaşam hakkı ihlali yapanlar için 20 yıllık zaman aşımı süresi kaldırılsın.
  • Devlet görevlisi faillerin yargısız infaz ve zorla kaçırma suçlarıyla yargılandığı davalarda, dava suçun işlendiği mahalden uzakta bir yerde görülüyorsa, davaya müdahil olan mağdurların ailelerine, davanın görüldüğü yere ulaşmak için harcamak zorunda kaldıkları ilave masrafları karşılayacak miktarda mali destek verilsin.
  • MİT yasasında yapılan yeni değişikliklerle istihbarat personeline fiilen hukuki dokunulmazlık kazandıran düzenlemeler iptal edilsin.
  • 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun, polis ve diğer emniyet görevlileri de dahil olmak üzere, tüm devlet görevlilerinin, ceza davası açılmasını gerektiren bir suçun varlığını ya da yetki aşımı yapıldığını gösteren güvenilir delillerin bulunduğu hallerde, idari izin almaya gerek olmaksızın yargılanabileceklerini açıkça belirtecek şekilde değiştirilsin.
  • Güvenlik ve emniyet güçlerine yönelik suistimal iddialarını hızlı, kapsamlı ve bağımsız bir şekilde araştıracak, araştırma sonucuna göre ceza soruşturması başlatabilecek ve kıdemsiz memurların eylem ve edimlerinden kıdemli amirleri sorumlu tutacak bağımsız ve etkin bir mekanizma kurulsun.
  • Güvenlik ve emniyet güçlerinin üyeleri hakkındaki ceza soruşturmalarının tamamlanmasının ve bunların mahkeme ifadelerinin alınmasının, usulsüz gecikmeler yaşanmadan gerçekleşmesi sağlansın.

Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri'ne

  • Türkiye ile ilişkilerinde insan haklarına uyumun ve hukukun üstünlüğü ilkesinin önemi vurgulanmalı ve Türkiye yukarıdaki önerileri uygulaması için teşvik edilmeli.
  • Türkiye'de, bölgesel bağlamda, istikrarın yolunun insan haklarına uyumdan ve hukukun üstünlüğünden geçtiği kabul edilmeli ve bu konuya ABD ve AB'nin bölgeye yönelik politikalarında stratejik öncelik verilmeli.
  • AB Konseyi EU Müktesebatı'nın Adalet ve Temel Haklarla ilgili 23. Faslını müzakereye açmaya istekli olduğunu belirtmeli ve başlangıç olarak da Türkiye'nin bu faslı açmak için yerine getirmesi gereken koşullar üzerinde anlaşma sağlamalı ve bu açış kriterlerini Türk Hükümeti’ne iletmeli.

I. İnsan Haklarını İyileştirmek Kürtlerle Barış Sürecinin Teminatı

Türkiye'de insan haklarını iyileştirme potansiyeline sahip olan en önemli gelişme Kürtlerle yürütülen barış süreci. Hükümet 2013 yılının başında Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile on yıllardır süren silahlı ihtilafa son vermek amacıyla, PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşmelere başladığını açıkladı.

Türkiyeli Kürtlerin insan haklarındaki noksanlıkları gidermek için atılacak cesur adımlar - ki ihtilafın kökünde de bu yatıyor - Türkiye'deki tüm etnik ve dini azınlık gruplarının insan haklarını da ilerletebilir. İnsan hakları ile ilgili en önemli kaygılar şu hususlarla ilgili: Anadil ve kültürel haklarının korunması; yasal Kürt partilerine üye olan ya da destekleyen binlerce kişiye karşı terörizm yasalarının istismar edilmesi; PKK ile yaşanan ihtilafta, özellikle de 1990'larda yapılan insan hakları ihlalleri konusunda hesap verebilirlik ilkesinin işletilmesi. Bu son husus, aşağıda, cezasızlık başlığı altında tartışılacaktır.

Hükümet ve PKK'nın 2013 ve 2014 yıllarında ateşkesi sürdürmüş olmaları önemlidir; bu süre zarfında ordu ile silahlı grup arasında sürekli ve sistematik silahlı çatışmalara geri dönülmedi. Hükümet 2014 yılının Temmuz ayında henüz başlangıç aşamasındaki barış sürecini, meclisten geçirdiği bir yasayla, yasal zemine de kavuşturdu. [12]

Azınlık Hakları

Geçtiğimiz yıllarda Kürt dilinin ve kültürel haklarının tanınması yönünde önemli adımlar atıldı. Bu kapsamda, henüz devlet okullarında olmasa bile, özel okullarda anadilde eğitime, Kürtçe ve diğer azınlık dillerinde televizyon yayınlarının yapılmasına ve Kürtçe veya diğer azınlık dillerinde seçim kampanyası yapılabilmesine yönelik kısıtlamalar gevşetildi. Yukarıda da belirtildiği gibi, Hükümet henüz Türkiye'deki azınlık haklarını güçlendirebilecek, ayrımcılığa karşı kapsamlı bir yasal düzenleme getirmedi.

Hükümet ülke çapında %'10'nun altında oy alan partilerin mecliste sandalye sahibi olmasını engelleyen seçim barajını düşürme sözü verdi. Bu durum, uygulamada azınlık partilerinin adaylarını seçimlere bağımsız aday olarak girmeye zorluyor, daha sonra bağımsız olarak seçilen bu adaylar mecliste bir grup oluşturuyorlar.

Hükümet barajı ya %5'e düşüreceği ya da seçim barajını ve nispi temsil sistemini tümden kaldırarak dar bölge seçim sistemine geçeceği sinyalini verdi. İngiltere'de uygulanan sisteme benzeyen bu öneri uyarınca, 550 bölgedeki milletvekili adaylarından o bölgede en çok oyu alan aday meclise girmeye hak kazanacak.[13] Türkiye hangi sistemi benimseyecek olursa olsun, halihazırdaki baraj Avrupa Konseyi üyesi herhangi bir ülkede uygulanandan daha yüksek ve bu haliyle politik katılım hakkına müdahale anlamına geliyor. Hükümetin seçim barajı sorununu çözebilecek bir reform yasasını önümüzdeki genel seçimlerde uygulanabilecek şekilde, vaktinde çıkartması gerekiyor. Diğer Kürt talepleri arasında seçim barajının düşürülmesi ve okullarda anadilde eğitimin sağlanması da var.

Barış süreci bağlamında Türkiye'nin azınlık haklarının ve ulusal azınlıkların korunmasına ilişkin uluslararası standartları uygulayacak adımlar atması ve bazı uluslararası sözleşmelerdeki azınlık haklarına ilişkin maddelere koyduğu çekinceleri kaldırması gerekli. [14]

İnsan hakları açısından daha geniş bir perspektiften bakıldığında, barış süreci, Kürt meselesinin ötesine taşarak, Türkiye'deki tüm azınlık gruplarının eşitliğini ve insan haklarını ilerletme potansiyeline sahip. Bu grupların en önemlilerinden biri anaakım dışı bir İslam anlayışını benimseyen ve ayrı bir grup oldukları hala resmen tanınmayan Aleviler. Alevilerin toplanma mekanı olan cemevlerine yasal ibadethane statüsü verilmesi, Alevilerin resmen tanınmasına yönelik basit fakat anlamlı bir mesaj verecektir.

Anti-terör Kanunlarının İstismarına Son Verilmeli

İnsan Hakları İzleme Örgütü, özellikle Kürt politik aktivistlerin, gazetecilerin, avukatların ve öğrencilerin keyfi bir şekilde terörizm suçlamasıyla yargılandığı tacizkâr davalar sorununu ve adil yargılama standartlarının sistematik olarak ihlal edildiğini, daha önce geniş ve ayrıntılı bir şekilde belgelendirmişti.[15] Türk makamları protesto eylemlerine katılmak, şiddet içermeyen politik örgütlenme ve gazetecilik gibi faaliyetlerden dolayı ceza davaları açtılar.

Terörizm suçlamalarına maruz kalan şüpheliler, atılı suçun ağırlığı gerekçe gösterilerek neredeyse otomatik olarak tutuklanıyorlar. Mahkemeler de davalar başladıktan sonra, davanın karar aşamasına gelmesine kadar geçen sürede, geçerli bir gerekçe göstermeksizin sanıkların tutukluluk halinin devamına karar vererek tutukluk sürelerini defalarca uzatıyorlar.

2014 Martı’nda yapılan yargı reformlarına kadar, terörizm suçlarından yargılanan sanıklar on yıla kadar tutuklu kalabiliyorlardı. Yapılan yasal reformlarla bu süre beş yıla indirildi (ki bu süre cinayet gibi ağır suçlarda da aynı). Bu doğru yönde atılmış bir adım ancak yine de yeterince uzağa gidebilen bir adım değil zira beş sene de kabul edilebilir insan hakları normlarının üzerinde bir süre. Bu durumun düzeltilmesine yardımcı olmak ve yargılamaların uluslararası hukukun gerektirdiği gibi hızlı ve adil bir şekilde yürütülmesini sağlamak amacıyla yargılama süreç ve usullerinin hızlandırılması acil bir ihtiyaç.[16]

2014 Martı’nda çıkartılan reform yasasının temel amacı "devlete karşı işlenen" diğer suçlarla birlikte terörizm suçlarına da bakan Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerini ve savcılıkları kaldırmaktı.[17] İnsan hakları grupları sanıkların haklarını sert bir şekilde kısıtlaması nedeniyle bu paralel yargı sistemini uzun süredir eleştiriliyordu ki, söz konusu sanıkların büyük bir çoğunluğunu da Kürtler oluşturuyordu. Son yıllarda bu mahkemelerde görülen başka kitlesel davaların da (ki bunların arasında üst düzey askeri personelin de sanık olarak yargılandığı davalar da var) adil yürütülmediğine ilişkin kaygılar mevcut.[18]

Bu kararın ardındaki politik saik ne olursa olsun (Hükümet'in Gülen hareketi ile kavgası bir sonraki bölümde tartışılmaktadır), bu mahkemelerin ve savcılıkların kaldırılması olumlu bir adım.

2014 Mart'ında yapılan yargı reformundan sonra, sözde terörizm suçlarıyla yargılanan ve uzun süredir tutuklu bulunan çok sayıda sanık tahliye edildi. Uluslararası insan hakları normları uyarınca olması gereken de buydu. Diyarbakır’da görülen ana davada, sırf PKK'ya bağlı Kürdistan Topluluklar Birliği (Koma Civakên Kurdistan, KCK) ile ilişkili oldukları için beş yılı aşkın sürelerdir tutuklu olarak yargılanan 175 kişi 2014 Temmuz’unda tahliye edildiler. Tahliye edilenler arasında Türkiye'nin güneydoğusundaki şehirlerde Barış ve Demokrasi Partisi'nden (BDP) belediye başkanı seçilmiş kişiler, avukatlar, Muharrem Erbey gibi insan hakları savunucuları ve başka politik aktivistler de vardı. Diyarbakır ve diğer şehirlerdeki mahkemeler de KCK ile bağlantılı diğer davalarda tahliye kararları verdiler, ancak bazı vakalarda sanıklar henüz salıverilmediler.

Ancak tutuklu sanıkların serbest bırakılması, KCK davalarının, sanıklara atılan suçların kapsamı, meşru faaliyetlerin suç gibi gösterilmesi ve halen yüzlerce insanın hatalı mahkumiyet kararlarıyla hapis cezası çekiyor olması gerçeği gibi temel sorunlarını çözmeye yetmiyor.

Özel yetkili mahkemelerin kaldırılması davaların görülme biçimiyle ilgili ve terörizm yasalarının istismar edilmesi sorununu çözmek için tek başına yeterli değil. Hükümet açılan davaların esasını gözden geçirmeli ve Terörle Mücadele ve Türk Ceza Yasaları’ndaki terörizm ve "devlete karşı işlenen" diğer suçların yargılanması ile ilgili maddeleri değiştirmeli. Son yıllarda mahkeme kararları sayesinde bu yasaların uygulama alanları devasa boyutlarda genişlemiş durumda, dolayısıyla onların daha fazla istismar edilmesini önlemek için kapsamlarının daraltılması büyük önem taşıyor.[19]

Hükümet, ayrıca, Ceza Yasasının 314. Maddesinde tanımlanan "silahlı bir örgüte üye olmak" suçunu da kaldırmalı. Türk makamları, KCK/PKK ile bağlantılı olmakla suçladıkları ama haklarında terörizm sayılabilecek şiddet faaliyetlerine katıldıklarına ilişkin yeterli delil olmayan binlerce Kürt politik aktivisti ve göstericiyi yasadışı ilan etmek ve hapse atmak için, ilgili diğer yasalarla birlikte bu maddeyi yoğun bir şekilde kullandılar.[20]

Bu maddenin (ve silahlı bir örgüt adına eylem yapmak ve silahlı bir örgütün faaliyetlerine yardım ve yataklık etmekle ilgili diğer yasaların) yerine getirilecek yeni düzenleme sadece grupla bağlantılı olarak şiddet faaliyetlerine doğrudan katılmış kişilere odaklanmalı. 314. maddede yapılacak değişikliğin ardından tüm davalar, halen hükümlü olarak ceza çekenlerin mahkumiyet kararlarını bozmak ve yeni getirilen cezai sorumluluk ölçütlerini karşıladığına ilişkin delil olmayan faaliyetler için açılmış davaları düşürmek amacıyla, hukuken gözden geçirilmeli.


II. Ceza Yargılamaları Sisteminde Reform Yapılmalı

Kürtlerin savcılar ve mahkemeler tarafından sistematik olarak mağdur edildiği bir dönemi sonlandırmak için gerekli çabanın gösterilmesiyle birlikte, Türkiye'nin ceza yargılamaları sisteminin bir bütün olarak reform edilmesi de acil bir ihtiyaç. Avrupa Komisyonu, Avrupa Konseyi, BM İnsan Hakları Komitesi ve diğer uluslararası kurumlar, adalet sisteminin idaresindeki sistemsel sorunlardan kaynaklanan insan hakları ihlalleri ile ilgili kaygılarını uzun yıllardan beri dile getiriyorlar.[21]

Avrupa Konsey’nin İnsan Haklarından Sorumlu Komiserliği’nin 2012 yılında yazdığı bir rapor halkın adalet sistemine duyduğu güvensizliğe katkı yapan bir dizi sorunu sıraladıktan sonra şu gözlemi yapıyor: "Değişik düzeydeki hakimlerin ve savcıların takip ettiği yerleşmiş davranış ve uygulama kalıplarında, devletin çıkarlarının korunmasına insan haklarının korunmasına kıyasla öncelik verilmesi de ilerlemeyi engelleyen önemli unsurlardan biri olabilir."[22] Devletin çıkarlarına gösterilen bu saygılı itaatkarlık, Türk düşünce kuruluşu TESEV'in 2009-10 yıllarında yargı üzerine yaptığı araştırmaların da ana bulgularından biri olarak karşımıza çıkıyor.[23]

Temel zorluk Türkiye'nin adalet sistemini, yürütmenin politik muhaliflerine karşı bir araç olarak kullandığı ve devletteki farklı çıkarların politik manipülasyonuna açık bir sistem olmaktan çıkartıp, güçlü, bağımsız ve tarafsız bir sisteme dönüştürmek. Adalet sistemindeki kusurların, bu sistemi, sistemin bizzat kendi içindeki, politize olmuş, kendi çıkarları doğrultusunda ve hukukun üstünlüğü ilkesini hiçe sayarak işleyen hiziplere karşı nasıl kırılgan hale getirebildiğine ilişkin daha önce yapılmış pek fazla araştırma yok. Sanıkların yargılanırken davalarına bakan yargıcın siyasal görüşlerinin davalarını nasıl etkileyeceğinden endişelenmeleri veya güçlülerin sürekli olarak adaletin elinden kurtulduğunu görmeleri kabul edilebilir şeyler değil.

Bu kaygıların haklılığı, geçtiğimiz aylarda, Türkiye tarihinde görülmüş en büyük yolsuzluk soruşturmaları vesilesiyle apaçık ortaya çıktı. 17 Aralık 2013 tarihinde başlayan ilk soruşturmalar rüşvet almak, altın kaçakçılığı ile bağlantılı olarak resmi belgelerde sahtekarlık yapmak gibi suçlamaları ve inşaat ve emlak sektöründeki yolsuzluklarla ilgili ayrı bir soruşturmayı içeriyordu ve bu soruşturmalar kapsamında İstanbul'da kitlesel gözaltılar yapıldı. Soruşturmaların ana zanlıları İranlı genç bir iş adamı, bir bankanın genel müdürü, dört bakan ve bakanlardan üçünün oğullarıydı. Bakanlar görevlerinden istifa etmek zorunda kaldılar ancak, milletvekili oldukları için sahip oldukları yasal dokunulmazlıktan yararlandılar. Bakanların oğulları, banka genel müdürü ve İranlı iş adamı ise tutuklandılar. 25 Aralık günü başlayan üçüncü bir soruşturmada ise 95 kişi ile birlikte, dönemin Başbakanı'nın oğlu Bilal Erdoğan da, rüşvet de dahil olmak üzere, bir dizi suçla itham edildi.[24]

Bir çok politik yorumcu yolsuzluk skandalını Erdoğan'ın iktidardaki AK parti içindeki yakın çevresi ile onların eski ve kadim müttefiki, Birleşik Devletler'de yaşayan din adamı Fethullah Gülen liderliğindeki Gülen (veya Hizmet) hareketi arasında yaşanan bir yol ayrılığı ve kavga bağlamına yerleştiriyor.[25] Hükümet, küresel ölçekteki eğitim kurumları ağı ile tanınan Gülen hareketinin, kendi kadrolarını kilit pozisyonlara yerleştirerek sahip olduğu büyük etkiyi, Türkiye'nin yargı sisteminde, emniyet teşkilatında ve bürokraside alternatif bir iktidar yapısı - paralel bir devlet - kurmak için kullandığını iddia ediyor.

Yolsuzluk soruşturması başladıktan sonra, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve çevresinin yolsuzluk soruşturmalarının, Erdoğan'ı iktidardan düşürmek için Gülen hareketi tarafından düzenlenen bir "komplo" veya "darbe girişimi" olduğunu ve tutuklamaların ve soruşturmaların Gülen hareketine sadık polisler ve savcılar tarafından başlatıldığını ileri sürmesiyle birlikte, bu iddialar daha da ayyuka çıktı. Başbakan, bakanlar ve onların ilişkide oldukları kişiler arasında yapılan telefon görüşmelerine ilişkin bazı dinleme kayıtları ve izleme görüntüleri kamuoyuna sızdırıldı ve sosyal medyada dolaşıma girdi. Bu kayıtlar başka yolsuzluklar da yapıldığını, politik yandaşların kayırıldığını ve medyanın bir kısmının hükümet tarafından kontrol edildiğini ima eder nitelikteydi.

Hükümetin buna verdiği tepki hızlı ve dramatik oldu: polisleri, savcıları ve yargıçları devasa boyutlarda bir rotasyona ve tayin dalgasına tabi kıldı, hiç vakit kaybetmeden polisin yetkilerini sınırlandırdı ve tüm yargı sisteminin idaresine ve yargı işlevlerine ilişkin bir dizi yeni yasa çıkardı.

Çıkartılan yasalardan biri yargı sisteminin idaresinden sorumlu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun, yürütmeye daha da sıkı bağlanacak şekilde yeniden yapılandırılmasını öngörüyordu.[26] Anayasa Mahkemesi bu yasayla getirilen ve Adalet Bakanı'nın yetkilerini artıran kilit önemdeki bazı düzenlemeleri, güçler ayrılığı ilkesine aykırı oldukları, yargı bağımsızlığını tehdit ettikleri ve yargıyı politik etkilenmeye açtıkları gerekçesiyle, Nisan ayında iptal etti.[27]

Hükümet yasayı istediği ölçüde değiştirerek yürütmenin HSYK üzerindeki kontrolünü artırmayı başaramamış olsa da, HSYK'nın dairelerinin bileşimini ve görev alanlarını fiilen değiştirerek ülke çapında çok fazla sayıda hakim ve savcının yeni görev yerlerine tayinini gerçekleştirmeyi başardı. Yargı erkindeki bu alt-üst oluşu takiben, 12 Ekim 2014 tarihinde yapılacak seçimlerde, Türkiye'nin 14.000 yargıç ve savcısı HSYK'nın 10 üyesini seçecekler.[28]

Yukarıda anılan ve özel yetkili ağır ceza mahkemelerini kaldıran Mart yasasında, mahkemelerin emniyet teşkilatına dinleme izni vermesini çok daha sıkı kurallara bağlayan düzenlemeler de vardı ki bu yolsuzluk soruşturmalarında toplanan delillerin temel bir özelliğiydi ve geçtiğimiz beş yıl içinde terörizm yargılamalarında sunulan delillerin ana kaynağını da bu tür dinlemeler oluşturuyordu.[29] Çıkartılan yeni MİT yasasında ise sızdırılan istihbarat bilgilerini yayınlayan gazeteci ve editörlere dokuz yıla kadar hapis cezası getirildi. Bunun yanı sıra, MİT ajanlarının dokunulmazlığına ilişkin, insan hakları bağlamında olumsuz yansımaları olan başka düzenlemeler de aynı yasada yer aldı (bu konu aşağıda Cezasızlık başlığı altında tartışılmaktadır).[30]

Yolsuzluk soruşturmasında tutuklanan şüphelilerin hepsi, bir kaç hafta içinde ve yolsuzluk soruşturmaları henüz tamamlanmadan serbest bırakıldı ki bu Türkiye bağlamında çok istisnai bir durumdu.[31] İktidar partisi bakanlar aleyhindeki delillerin mecliste açık bir oturumda tartışılmasını engellemeyi ve davayı inceleyen meclis komisyonunun ilerlemesini durdurmayı başardı. Mayıs ayına gelindiğinde ise, atanan yeni savcılar inşaat ve emlak sektöründeki yolsuzluk dosyası hakkında takipsizlik kararı verdiler ve soruşturmayı kapattılar.[32]

Erdoğan’ın ceza yargılamaları sistemindeki "paralel yapıya" karşı, karşı-operasyon yapma vaadi Temmuz sonu ve Ağustos aylarında gerçekleşti ve yolsuzluk soruşturmasında yer alan polislerin bir çoğu darbe girişiminde bulunmak, Başbakan da dahil olmak üzere yüzlerce insanı kanun dışı yollarla dinlemek ve şantajcılık gibi suçlarla itham edilerek tutuklandılar.[33]

Bugüne dek, üç tutuklama dalgası içinde, 180 polis gözaltına altındı, bunların 40'ı soruşturma tamamlanana dek tutuklanarak hapse atıldı. Tutuklanan polislerden beşi darbe girişiminde bulunmak suçuyla (Türk Ceza Yasası'nın 312. maddesi) itham edildi.[34]

1 Eylül'de, emniyet teşkilatı üyelerinin tutuklanmalarıyla eş zamanlı olarak, aralarında Bilal Erdoğan'ın da bulunduğu 95 kişi hakkındaki yolsuzluk iddiaları için, soruşturmaya yeni atanan savcılar tarafından takipsizlik kararı verildiğine ilişkin haberler medyada yer aldı. Soruşturmayı kapatmak için verilen gerekçe, ilk soruşturmanın hükümeti devirmek amacını güden bir girişim olarak değerlendirilmesiydi.[35] Altın kaçakçılığı ve rüşvet iddialarına ilişkin soruşturma ise halen sürüyor.

Polis bağlamına ilişkin bir yargıda bulunmak İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün görev alanı dışında kalsa da, bu krizin hukukun üstünlüğü ilkesi ve insan hakları üzerinde olumsuz bir etkisi olduğu açık. Kriz, emniyet teşkilatı ve yargıdaki hizipler meselesini açığa çıkardı ve alternatif iktidar yapılarının (Gülen hareketinin) ceza yargılamaları sistemini kendi politik amaçları doğrultusunda kullandığı yönündeki iddialar da yargı sisteminin tarafgir olduğuna ilişin açık bir algının doğmasına neden oldu. Temmuz sonunda tutuklanan polislerden bazılarının, KCK, Ergenekon ve Balyoz gibi daha önceki tartışmalı davaların soruşturmalarında yer aldığı da söylenenler arasında.[36]

Bu kriz, aynı zamanda, hükümetin, çıkarları tehdit edildiğinde ceza yargısına müdahale etmekten hiç çekinmediğini de gösterdi. Bunun Türkiye'de hukukun üstünlüğü ilkesi açısından son derece önemli yansımaları var. Hükümetin izlediği endişe verici yol, Gülen hareketine yakın olduğu düşünülen binlerce polis, yargıç ve savcının görev yerlerinin değiştirilerek daha pasif görevlere atanması ve onların yerine "sadık" olduğu değerlendirilen kişilerin getirilmesi oldu. Yeni atamalar, içerideki politik hizipçiliğin etkilerinin nasıl aşılabileceğine odaklanmak yerine, aynı politik patronaj modelinin yeniden üretmekten ibaret kalıyor. Yolsuzluk soruşturmasında yer alan polislere yönelik ceza soruşturmaları da, aynı şekilde, yolsuzluk iddialarının resmi yollardan örtbas edilmeye çalışıldığına ilişkin kaygıları besleyecek nitelikte.

Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri’nin ve ilgili savcılıkların kaldırılması, politik saiklerle de olsa, ayrımcı bir adalet sistemine son veren olumlu bir hamle (ki bu konu bir önceki bölümde tartışılmıştı). Bununla birlikte İnsan Hakları İzleme Örgütü, Haziran ayında çıkartılan yeni yargı reformu yasasıyla yeni bir özel yetkili yargıç kategorisi yaratılmaya çalışıldığı yönünde bazı belirtiler bulunduğu endişesini taşıyor.[37]

Haziran ayında çıkartılan yasa, tutuklama, ev arama, malvarlığına el koyma ve dondurma, zanlıların tutukluluk halinin devamı veya soruşturma aşamasında serbest bırakılması ve ceza soruşturmaları sırasında başvurulabilecek diğer önlemlere ilişkin kararları alma yetkisiyle donatılmış yeni bir "sulh ceza hakimlikleri" kategorisi getiriyor.[38]

Bu yasal değişikliğin etkilerinin ne olacağını söylemek için henüz çok erken. Yargıçların yetkilerini nasıl kullanacağı bir çok açıdan belirleyici olacak. Bu yeni hakimliklere atananlardan üçünün, yolsuzluk soruşturmasındaki ana zanlıları (üç bakanın oğlunu, banka genel müdürünü ve soruşturmanın merkezindeki İran'lı işadamını) tahliye etmiş ve banka genel müdürünün mal varlığı üzerindeki dondurma kararının kaldırılmasına karar vermiş olması endişe verici.[39]

Bu yeni atanan yargıçların ilk görevlerinden biri 22 Temmuzda 100 polisin gözaltına alınması kararını vermekti ki bu medyaya, Aralık ayındaki yolsuzluk soruşturmasında kilit rol oynayan polisleri hedef alan, Gülen hareketi karşıtı bir operasyon olarak yansıdı.[40]

Türkiye yakın tarihinde fazlasıyla politik yargılama görmüş olsa da (ki politize olmuş bu yargılamalara darbe girişiminde bulunanlara karşı açılan davalar ile Kürtleri hedef alan KCK davaları da dahildir) hükümetin ceza yargılamaları sistemine yaptığı son müdahaleler, düşman olarak algılanan yeni bir gruba, yani Gülen hareketine karşı, yeni bir dizi politik yargılamanın daha başlamasının yolunu açabilir. Politik saiklerle açılmış ceza soruşturmaları, insanların suç sayılan faaliyetlere karıştığına ilişkin somut deliller yerine, onların algılanan ilişki ağlarını soruşturmanın merkezine oturtma alışkanlığını yine kalıcılaştırabilir ki bu da çok ciddi bir tehlike.

Polis ve yargının politik etkiye açık olması, insan haklarının korunması açısından her düzeyde büyük bir engel teşkil ediyor: hükümetten ve kamu görevlilerinden hesap sorulması olasılığına gölge düşürüyor; hükümet yolsuzluklarının soruşturulmasını engelliyor; ve ifade ve basın özgürlüğünü baltalıyor. Aynı şekilde hizipçilik veya emniyet teşkilatı ve yargıda hiziplerin etkin olduğu algısı, kamuoyunun ceza yargılamaları sistemine güven duymasını ve yargı kararlarının adil, tarafsız ve bağımsız verildiğinden herhangi bir şekilde emin olmasını engelliyor. Hükümetin hizipçilikle, soruşturma süreçlerinin ve yargılamaların saydamlığını arttırarak ve uluslararası insan hakları hukukuna ve içtihatlarına uyumu sağlayarak mücadele etmek yerine, kendisi de hizipçilik yaparak mücadele etmeyi tercih ettiğine ilişkin çok güçlü belirtiler var.

Buna karşın Türkiye'nin ceza yargılamaları sisteminde yapılacak gerçek bir reform, Türkiye vatandaşlarının insan hakları açısından kalıcı faydalar sağlayabilir. Geçtiğimiz beş yıl içinde meclisten çıkan yargı reformu yasaları, yargının işleyişi ve idaresine ilişkin bazı unsurları iyileştirmeye çalıştı. Ancak partiler arası katılım ve İçişleri ve Adalet Bakanlıklarının işbirliği ile oluşturulacak daha koordineli bir eylem planına ihtiyaç var. Meclisin, emniyet teşkilatı, savcı ve yargıçların denetimi için yeni ve bağımsız gözetim mekanizmaları kurması ve var olan mekanizmaları güçlendirmesi gerekiyor. Bu mekanizmaların emniyet teşkilatındaki ve yargı üzerindeki politik ve hizipsel etkileri azaltmayı hedeflemesi, bu amaçla performansın, uluslararası insan hakları hukuku da dahil olmak üzere, mesleki standartlara uyum temelinde değerlendirilmesini sağlaması gerekiyor. Gözetim mekanizmaları, ayrıca, yargının yürütme karşısındaki bağımsızlığını güçlendirmeyi de hedeflemeliler.


III. Cezasızlık Sorunu Ele Alınmalı

Devlet görevlileri tarafından halen yapılan insan hakları ihlallerinde hesap verebilirlik ilkesi işletilmeli

Türkiye'nin politize olmuş ve hizipleşmiş yargısı, polis, asker ve devlet görevlileri tarafından yapılan ciddi insan hakları ihlallerini cezasız bırakan bir kültürün doğmasına büyük katkı sundu. Bunun sonucu olarak bu ihlallerin mağdurları adalet arayışlarında önemli engellerle karşılaşıyorlar.

Yaygın olarak eleştirilen son örnek askeri bir savcının, Türkiye'nin güneydoğusunda, Irak Kürdistanı sınırındaki Uludere yakınlarında (Ortasu/Roboski köyü) havadan yapılan ve 34 Kürt erkeğin ve çocuğun ölümüyle sonuçlanan bombardıman nedeniyle hava kuvvetlerinin herhangi bir mensubunun veya başka bir devlet görevlisinin yargılanmasına gerek olmadığına karar vermesi.[41] Askeri savcı herhangi bir hukuki süreç başlatmadan, "kaçınılmaz bir hata" olarak nitelendirdiği bu olay hakkında takipsizlik kararı verdi ve askeri bir mahkeme de bu kararı onayladı. Konu hakkında yapılan meclis incelemesi anlamlı bir sonuca ulaşmadı ve dolayısıyla bu incelemeyi olayın kamuoyuna açık ve etkili bir şekilde araştırılmaya çalışıldığının bir göstergesi olarak değerlendirmek mümkün değil. Mağdurların aileleri halen adalet aramaya devam ediyorlar.

2013 Mayıs-Haziran'ında İstanbul'da ve ülkenin diğer şehirlerinde yaşanan Gezi eylemleri sırasında emniyet görevlileri eylemcilere karşı aşırı güç kullanmış ve biber gazı kapsüllerini, kullanım talimatlarına aykırı olarak, doğrudan eylemcileri hedef alarak ateşlemişti. Bunun sonucunda çok sayıda eylemci ağır kafa yaralanmaları yaşamış, 11 eylemci de kör olmuştu.[42] Gezi eylemlerinin birinci yıl dönümü itibariyle aşırı güç kullanımı ve biber gazının uygun olmayan kullanımı nedeniyle çok az sayıda polis memuru hakkında soruşturma başlatıldı.[43] Eylemcilerden üçünün ölümü nedeniyle yargılanan polislerin davalarında çok sayıda kusur vardı. 1 Haziran 2013 tarihinde, Ankara'da bir eylemciyi vurarak öldüren polis memurunun 2014 Eylül’ünde mahkum olması, hesap verebilirlik ilkesinin işletildiği nadir anlardan biriydi. Ancak bu polis memurunun 25 yıla kadar hapisle cezalandırılabilecek "olası kasıtla adam öldürme" suçundan mahkum olmasına rağmen, mahkeme haksız tahrik ve iyi hal indirimleri yaparak, cezayı sekiz yıla düşürdü. Buna karşın bazı eylemciler, yargılandıkları davalarda mahkum edilmeleri halinde, ömür boyu hapisle cezalandırılacaklar.[44]

Kamu Denetçiliği Kurumu'nun eylemlerle ilgili olarak yayınladığı rapor zayıf bazı tavsiyelerde bulundu, polisler hakkında ceza davası açılmasını ise tavsiye etmedi.[45] Türkiye İnsan Hakları Kurumu ise, bu satırlar yazıldığında, konu hakkında raporunu henüz tamamlamamıştı. Oysa kurum üyelerinden biri İnsan Hakları İzleme Örgütü'ne böyle bir rapor hazırlandığı konusundaki teminatını iletmişti. Kurumun, polisin hem Gezi protestoları sırasındaki, hem de daha sonraki toplu gösteri yürüyüşlerindeki eylem ve edimleriyle ilgili bulgularını yayınlaması, inandırıcı bir ulusal insan hakları kurumu olarak kamuoyunun güvenini kazanması açısından büyük önem taşıyor.

Bu arka plan akılda tutulduğunda, hükümetin Milli İstihbarat Teşkilatı'nı (MİT) ve MİT personelini hukukun üzerinde konumlandıran bir yasa çıkarmış olması özellikle kaygı verici. 2014 Nisan'ında geçen MİT yasası, cumhuriyet savcılarının MİT'in faaliyetleri ile ilgili olarak, resen ceza soruşturması açma veya kanunsuz işlemler söz konusu olduğunda, Teşkilatı yargı denetimine tabi kılma yetkilerini ellerinden alıyor. Faaliyetleri konusunda dava açılıp açılmayacağına karar verme hakkı, sadece teşkilatın kendisinde bulunuyor.

Bu tür düzenlemeler, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden kaynaklanan yükümlülükleri ile çelişiyor. Teşkilat içindeki yanlış edim ve eylemler hakkında ceza davası açılıp açılmayacağı konusunda tek arabulucu olarak MİT'in kendisini belirlemek, bağımsız soruşturmalar yürütülmesini engeller. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, güvenlik güçlerinin yargılanmasını yerel idari makamların iznine tabi kılan benzer bir düzenlemeyi defalarca mahkum etmiş ve bu düzenlemenin bağımsız soruşturmalar yürütme yükümlülüğüyle çeliştiğine karar vermişti.[46]

Bu düzenleme, görevlerinin ifası sırasında işkence gibi ciddi insan hakları ihlalleri yapan MİT personelinin, fiilen yasal dokunulmazlık kazandığı anlamına geliyor, zira teşkilat fiilen hukukun üzerinde konumlandırılmış durumda. Anayasa mahkemesi Temmuz ayında bu yasayı esastan görüşeceğini belirtti.[47] Mahkeme yasayı görüştüğünde, yasanın yasal dokunulmazlık anlamına gelen kısımlarıyla birlikte, sızdırılan istihbarat bilgilerini yayınlayan gazetecilere hapis cezası getiren ve teşkilata aşırı geniş izleme, gözetleme ve veri toplama yetkileri veren düzenlemeleri de iptal etmeli.[48]

PKK ile geçmişte yaşanan çatışmalar sırasında yapılmış hak ihlallerinde hesap verebilirlik ilkesi işletilmeli

Halen bir çok davanın sürmekte olmasına rağmen, devlet ile Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasındaki çatışmaların zirveye ulaştığı 1990'ların ilk yarısında vuku bulan binlerce işkence, zorla kaçırma ve sivillerin öldürülmesi vakasından dolayı ordu mensupları ve devlet görevlilerinin yargılanmasında bugüne dek önemli bir ilerleme kaydedilmemesi üzüntü vericidir.[49]

Bu suçların güneydoğudaki sivil nüfusa karşı yaygın ve sistematik bir şekilde işlenmiş olması, onların insanlığa karşı suçlar kapsamında değerlendirilmesi için yeterli bir gerekçedir ve bu nedenle bu suçları yargılama yetkisi evrenseldir.[50] Türkiye'de bu suçların yargılanmaması, yukarıda tarif edilen, devlet görevlilerinin yaptığı ihlallere ceza verilmemesi kültürünün yerleleşmiş olmasının sunduğu daha geniş bağlam içinde değerlendirilmelidir.

Geçmişte işlenmiş suçlarda adaletin sağlanması olasılığına yönelik en büyük tehdit, adam öldürme davalarında işleyen yirmi yıllık zaman aşımı süresidir. Hükümet zaman aşımının failler açısından cezasızlık anlamına gelebileceğinin farkında ve bu sorunu 2013 Nisan’ında çıkartılan bir yargı reformu yasasıyla işkence davalarında zaman aşımını kaldırarak kısmen çözdü. Hükümetin bir adım daha atarak, devlet görevlileri tarafından işlenen yargısız infaz suçlarında da zaman aşımını kaldırması gerekmektedir.

Yaşam hakları ihlallerinin büyük bir çoğunluğunun 1993 ile 1995 yılları arasında yaşanmış olduğu gerçeği göz önüne alındığında, yirmi yıllık zaman aşımı süresi neredeyse dolmak üzeredir. Davalar çok yakında açılmazsa, 1990'larda işlenmiş suçların cezasız kalacağına ve zaman aşımı süresinin failleri korumanın başka bir aracı olarak işleyeceğine ilişkin kaygılar vardır.

Bu soruna örnek teşkil eden yakın tarihli bir vakada, askeri bir savcı, 1994 Martı’nda Şırnak'taki iki köyün hava kuvvetleri tarafından bombalandığı ve 38 sivilin öldüğü bir olay hakkında, 2014 Nisanı’nda zaman aşımını gerekçe göstererek takipsizlik kararı verdi. Savcının bu kararı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 2013 Kasım'ında aynı olayla ilgili olarak verdiği bir kararı görmezden geldi. AİHM bu kararında yaşam hakkı ihlali yapıldığına ve etkili bir soruşturma yürütülmediğine hükmetmiş ve Türkiye'yi sorumluların saptanması ve cezalandırılması için kapsamlı bir soruşturma açmakla yükümlü kılmıştı.[51]

İşkence suçlarında zaman aşımını kaldıran yasa değişikliğine ve 2010 yılında yapılan anayasa referandumuyla 1980 darbesinden sonraki üç yıl içerisinde işlenen suçlarda devlet görevlilerine yasal dokunulmazlık veren anayasa maddesinin kaldırılmış olmasına rağmen, geçmişte işlenmiş işkence suçlarının yargılanmasına hala direnç gösteriliyor. Temmuz ayında Ankara askeri savcılığı 1980 askeri darbesi sonrasında Diyarbakır Cezaevi’nde işlenen sistematik işkence suçlarının zaman aşımına uğradığına karar verdi.[52]

Sürmekte olan davaların bizzat kendileri de, geçmişteki ihlallerin başarılı bir şekilde yargılanacağına ilişkin kuşkular doğuruyor. Türk makamları belirsiz ve temelsiz güvenlik gerekçelerini bahane ederek, davaları ihlallerin yaşandığı güneydoğudan çok uzaktaki batı illerine taşıyorlar.[53] Bu önemli bir pratik dezavantaj yarattığı gibi, hem mağdurların aileleri hem de onların avukatları için mali bir külfet demek. Eğer Türk makamları bu davaların suçların işlendiği mahallerden çok uzaklardaki yerlerde görülmesi konusunda kararlıysalar, o zaman mağdur ailelerine, duruşmalara gitmek için katlandıkları büyük masrafları karşılayacak mali desteği de sağlamaları gerekiyor.

Mağdur ailelerinin duruşmalara katılması, adaletin nihayet yerine geldiğinin görülmesi için büyük bir önem taşıyor. Nihayet görülmekte olan davalar, suçların işlenmesinden yıllar sonra ve devlet görevlisi faillerin yargı önüne çıkartılmasına gösterilen büyük dirence rağmen açılıyorlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, güneydoğuda 1987 - 2002 yılları arasındaki olağanüstü hal döneminde yaşanan öldürme vakalarının düzenli olarak etkili soruşturulmadığını saptadı. İnsan Hakları İzleme Örgütü de, daha önce, Türkiye hükümetini, geçmişte yaşanmış hak ihlallerinin yargılanmasında, mağdur merkezli bir adalet yaklaşımının benimsenmesini özendirecek adımlar atmaya çağırmıştı.[54]

Barış sürecinde, ne devlet tarafından yapılmış hak ihlalleri, ne de PKK tarafından yapılmış ciddi hak ihlalleri halının altına süpürülmemelidir. İhtilafın tüm taraflarınca yapılan hak ihlallerini araştırmak için Hakikat Komisyonu gibi bir mekanizma kurulmasıyla birlikte, adaleti özendirmek ve cezasılık kültürü ile mücadele etmek de barış sürecinin merkezinde yer almalıdır.[55]

Kadınlara Yönelik Şiddet Vakalarında Cezasızlığa Son Verilmeli

2012 yılında Türkiye İstanbul Sözleşmesi olarak da bilinen, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddeti Önleme ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi sözleşmesini imzalayan ve onaylayan ilk ülke olarak önemli bir adım attı ve aynı zamanda aile içi şiddetle daha da etkin mücadele edebilmek için iç hukukunu da değiştirdi. Sözleşme 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girdi.[56]

Hal böyleyken, Türkiye'deki kadınların insan hakları alanındaki noksanlıklarını gidermek hala acil bir ihtiyaç. İş gücüne kadın katılımı çok düşük, bir çok kadının ekonomik bağımsızlığı yok ve Türkiye'ye özgü ev içi şiddet sorunu hala sürüyor.[57] Ceza yargılaması sistemi eşlerine, eski eşlerine veya aile mensuplarına şiddet uygulayan erkeklerden cezai yaptırımlar yoluyla hala hesap sormuyor.[58]

Bu Türkiye'nin 2012 yılında çıkardığı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunu etkin bir şekilde uygulayamamasına ilişkin, kadın hakları grupları tarafından geniş bir şekilde dile getirilmiş daha büyük bir sorunun bir parçası. [59] Yasa kadınları korumak için bir dizi önlem sıralıyor. Bunların arasında saldırgan erkeklerin kadına belirli bir mesafeden fazla yaklaşmamasını gerektiren koruma kararları, koruma kararını ihlal eden erkeklere karşı bir dizi yaptırım ve kadınlar için sığınma evleri kurulması gibi önlemler de var. Yasa koruma kararlarının uygulanmasını polisin de düzenli olarak izlemesini zorunlu kılıyor. Ne var ki polisin ve mahkemelerin haklarında koruma kararı verilen kadınları bile korumakta yetersiz kaldıklarını ve bunların istisnai vakalar olmadığını belirten raporlar var ve haklarında koruma kararı verilen bir çok kadın eşleri tarafından öldürüldüler. [60]

Genel olarak Türkiye'de eşleri veya aile mensupları tarafından öldürülen kadınların sayısı çok yüksek. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2013 yılında 237 kadın cinayeti işlendiğini belirtiyor. Bunların ezici bir çoğunluğunu eşleri, eski eşleri ve aile üyeleri tarafından öldürülmüş kadınlar oluşturuyor.[61] Bunlar önlenebilir ölümler ve sıklıkla yetkili makamların gerekli özeni göstererek önlemekle mükellef oldukları bir şiddet geçmişinin ardından geliyorlar. Geçtiğimiz on yılda eşleri veya aile üyeleri tarafından öldürülen kadınların katillerinin yargılanma ve mahkumiyet sayısında açıkça bir ilerleme sağlanmış olsa da, aynı yargılama düzeyinin kadına karşı başka şiddet biçimlerinde de işlemiş olduğunu söylemek mümkün değil. Özellikle Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi’nin kabul edilmesinde oynadığı önder rol düşünüldüğünde kadınlara karşı şiddetin cezasız kalmasıyla mücadele etmek bir öncelik olmalı.


IV. İfade, Örgütlenme ve Toplanma Özgürlüğü Korunmalı

Türkiye'nin demokratik bir ülke olduğuna ilişkin algıyı ve uluslararası itibarını en çok zedeleyen gelişmeler arasında hükümetin medya özgürlüğünü erozyona uğratması, ifade özgürlüğünü kısıtlamaktan kaçınmamayı sürdürmesi, toplanma özgürlüğüne karşı benimsediği kısıtlayıcı yaklaşım ve göstericileri yargılarken onlara karşı kullanılan polis şiddetine hoşgörü göstermesi sayılabilir.

Kısıtlayıcı bir medya atmosferi, hükümet karşıtı medyaya yönelik seçici bir şekilde uygulanan vergi ve Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) cezaları, gazetecilere açılmış hakaret davaları, bazı gazetecilerin terörizm suçlarıyla itham edilerek tutuklanması, sızdırılmış belgeleri yayınlayan gazetecilerin yargılanması ve sosyal medyaya getirilen erişimi engelleme kararları, medyanın hükümet makamlarından hesap sorma ve onlara yönelik araştırmacı gazetecilik faaliyetlerinde bulunma yetilerini ve olasılıklarını engelliyor.

Mayıs - Haziran 2013'te İstanbul'da ve diğer şehirlerde yaşanan Gezi eylemlerinden sonraki bir yıl içerisinde, hükümet toplanma özgürlüğüne gereksizce kısıtlayıcı bir yorumla yaklaştığını defalarca gösterdi ve 31 Mayıs'taki Gezi eylemlerinin birinci yıl dönümü de dahil olma üzere, toplantı ve toplantı yürüyüşlerini düzenli olarak, geçerli ve zorlayıcı bir gerekçe göstermeden engelledi.[62]

Hükümetin eleştirilere karşı hoşgörüsüzlüğü

Türkiye Hükümeti Birleşmiş Milletler Evrensel Periyodik Gözden Geçirme incelemesi (EPGG) bağlamında "ifade özgürlüğünün sürekliliği ve genişletilmesi ve medya özgürlüğü Türkiye'nin insan hakları alanında yaptığın reformların temel unsurlarından biridir" demişti.[63] Türkiye 2010 BM EPGG'de Türk Ceza Kanunu'nun ifade özgürlüğünü koruyan uluslararası hukukla uyumunu sağlayacağına da söz vermişti.

Ancak, Türkiye'nin bugünkü karnesi, hükümetin medya özgürlüğüne ve genel olarak ifade özgürlüğüne bağlı olduğuna ilişkin çizdiği bu iyimser tabloyu desteklemekten çok uzak. Türkiye'de münhasıran hükümet karşıtı yayın yapan, oldukça eleştirel medya organları bulunsa da, medyanın önemli bir kısmı, özellikle de televizyon kanalları, haberlerinde hükümet yanlısı bir çizgi takip ediyorlar ve hükümetin hoşuna gitmeyecek haberlere haber bültenlerinde yer vermiyorlar. Türkiye'de bağımsız, tarafsız ve eleştirel gazeteciliğin alanı daraldı.

Eleştirel medya organları orantısız sayıda yüksek para cezalarına maruz bırakıldılar. RTÜK bazı programların yayınını askıya aldı ve televizyon kanallarına hükümeti eleştiren içeriğe yer verdikleri için haksız ve keyfi para cezaları kesti. [64] Ağustos ayındaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yayınlanan istatistikler devlet televizyonu TRT'nin Recep Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı kampanyasında yaptığı konuşmalara, diğer iki muhalefet adayının konuşmalarına kıyasla çok daha fazla yer verdiğini gösteriyorlar. Hükümete eleştirel yaklaşan gazeteler düzenli olarak vergi denetimine tabi kılındılar; Taraf gibi gazeteler çok yüksek vergi cezaları alırken, Sabah gibi gazetelerde benzeri bir denetim yapılmadı.[65]

Özellikle feci bir vakada, Taraf gazetesinden Mehmet Baransu ve o dönemdeki sorumlu yazı işleri müdürü Murat Şevki Çoban 2004 yılında yapılan ve iddiaya göre Gülen hareketini tasviye etmeye yönelik bir planın tartışıldığı çok gizli bir Milli Güvenlik Konseyi toplantısının kayıtlarını yayınladıkları için yargılanacaklar.[66] Baransu ve Çoban şu anda serbestler ve dava henüz başlamadı ancak gizli bilgileri yayınlamak suçundan haklarında 52 yıla kadar hapis cezası isteniyor.[67]

Türkiye medyasının 2013'teki Taksim Gezi eylemlerini sessizce geçiştirmeye çalışması veya taraflı vermesi bir çok medya şirketinin hükümetin çıkarları ile çeliştiğinde haberleri tarafsız vermekte isteksiz davrandığı gerçeğini gözler önüne serdi. 2013-14 yıllarında çok sayıda medya çalışanı işlerinden atıldılar ya da gazeteleri veya TV kanalları yaptıkları haberler, röportaj yapma üslupları veya odaklandıkları konuların politik olarak tartışmalı olduğundan korktuğunda, istifa etmeye zorlandılar. Bunların arasında, farklı mecralarda hükümet hakkında eleştirel yazılar kaleme alan oldukça saygın ana akım gazeteci ve köşe yazarları da var.[68]

Türkiye şiddet içermeyen muhalif söz ve yazıları suç gibi görmeye ve sosyal medyaya orantısız ve keyfi kısıtlamalar koyarak bilgiye erişimi engellemeye devam ediyor. Yukarıda anılan Milli İstihbarat Teşkilatı yasası sızdırılan istihbaratı yayınlayan gazeteci ve editörlerin dokuz yıla kadar hapisle cezalandırılmasını öngörüyor.[69] Hakaret yasaları sık sık kullanılıyor ve politikacılar kendilerini eleştiren gazeteciler ve medya organlarına karşı hakarete uğradıkları gerekçesiyle açtıkları tazminat davalarını sık sık kazanıyorlar.

Öte yandan Erdoğan da dahil olmak üzere politikacıların kendilerinin köşe yazarları ve habercileri kamuoyu önünde karalayarak hedef gösterdikleri de vaki. Taraf gazetesi yazarı ve The Economist dergisinin Türkiye muhabiri Amberin Zaman, Başbakan Erdoğan tarafından, Cumhurbaşkanlığı seçim kampanyasında hedef gösterildi. Erdoğan bir seçim mitinginde Amberin Zaman için "haddini bilmesi gereken" "edepsiz kadın" ifadelerini kullandı ve kitleyi onu yuhalaması için teşvik etti. Bunun sebebi Zaman'ın bir televizyon programında İslam dininin bireyi değil cemaati vurguladığını söylemesiydi.[70] Zaman İnsan Hakları İzleme Örgütü'ne bu olaydan sonra aldığı nefret mesajlarında bir artış olduğu ve ölüm tehditleri aldığını, ama savcılığa başvurmasının faydasız olacağını çünkü Erdoğan'ın sözlerinin ona saldırma izni sayılabileceğini düşündüğünü söyledi.[71]

2014 yılında You Tube ve Twitter'a erişimin engellenmesi ve Türkiye'nin 5651 sayılı ana internet yasasında yapılan değişikliklerle interneti kontrol etmek için daha kısıtlayacı adımlar atılması, Aralık 2013'teki yolsuzluk skandalının ardından geldi.[72] 10 Eylül tarihinde hiç kimseye danışılmadan yapılan üçüncü bir değişiklik ise Telekomünikasyon İletişim Başkanlı'nın yetkilerini artırdı ve TİB'e"millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi" gibi gerekçelerle web sitelerine erişimi engelle ve internet kullanıcılarının tarama geçmişlerine ilişkin verileri muhafaza etme yetkisi verdi.[73]

Bu kısıtlamalar hükümetin, hükümet üyeleri, başbakan ve onlarla ilişkili kişiler arasında gerçekleşen ve sosyal medyada yaygın bir şekilde dolaşıma giren telefon görüşmelerine ilişkin politik açıdan son derece zararlı dinleme kayıtlarını örtbas etme çabası içinde olduğuna ilişkin kaygıların arka yüzünde geldi.[74] Anayasa Mahkemesi sırasıyla Nisan ve Mayıs 2014'de Twitter ve YouTube'a yönelik erişim yasağının kaldırılmasına karar verdi.[75] Twitter'ın kendisi de, Türk makamlarının baskısıyla, hükümet karşıtı bazı hesaplara Türkiye'den erişimi kısıtladı.[76]

2013'te kamuoyunda tanınan kişiler hakkında "halkın bir kesiminin benimsediği dini duyguları alenen aşağılamak" suçundan (Türk Ceza Yasası madde 216/3) bir dizi dava açıldı. Bu davalar yakın geçmişte yaygın olarak açılan "Türklüğe hakaret" davalarını andırıyordu. 2013 yılında piyanist Fazıl Say İslamiyet ve müslümanlarla dalga geçen tweetler attığı gerekçesiyle on ay hapis cezası aldı, bu ceza ertelendi. Bu satırlar yazıldığında dava temyiz aşamasındaydı.

2013 yılında gazeteci ve yazar Sevan Nişanyan aynı suçtan 13 ay hapis cezası aldı. Kendisi daha sonra imar kanunu ile ilgili işlediği iddia edilen bir suçtan dolayı hüküm alarak hapse atıldı ancak, tartışma yaratan yazıları ve siyasi görüşleri nedeniyle hedef alındığına ilişkin deliller de var. Mayıs 2014'de Ertan P. isimli bir öğretmen, attığı tweetler ve onları attığı "Allah CC" isimli twitter hesabı nedeniyle aynı suçtan 15 ay hapis cezası aldı. Bu satırlar yazıldığında bu ceza için temyiz başvurusu yapılmıştı ve Ertan P. serbestti.[77]

Hükümetin Politik Protestoya Tahammülsüzlüğü

2013 Gezi eylemlerinden bu yana, Türk makamları, İstanbul, Ankara, İzmir ve başka şehirlerde yaşayan binlerce kişi hakkında izinsiz gösteri yürüyüşüne katılmak, polise mukavemet etmek ve kamu malına zarar vermek suçlarından ceza soruşturması başlattı. En az 5500 kişi hakkında dava açıldı.[78] Çok sayıda kişi de, bunlara ilaveten, eylemlerle bağlantılı olarak terörizm suçlarıyla itham edildi. Eylül ayında İstanbul'da bir savcı bir futbol kulübünün taraftar grubu ile bağlantılı 35 kişi hakkında Gezi eylemleri sırasında hükümeti devirmeye teşebbüs suçundan dava açtı ki bu suçun cezası ömür boyu hapis. İddianame'de hükümeti devirme teşebbüsünün delilleri olarak tweetler, telefon görüşmeleri ve Başbakan'ın İstanbul'daki ofisini işgal etme yönündeki bir çaba gösterildi.[79] Davanın ilk duruşması 16 Aralık 2014 tarihinde yapılacak.

Gezi Parkı kampanyasını ve işgalini destekleyen sivil toplum örgülerinin oluşturduğu bir platform olan Taksim Dayanışması'nın örgütleyicileri hakkında açılan ceza soruşturması, Haziran 2014'te beş kişinin suç örgütü yöneticiliği suçundan yargılanmaya başlamasıyla sonuçlandı. Dava henüz devam ediyor.[80]

Gezi eylemlerine katıldıkları için yargılanan insanların sayısının yüksekliği, Gezi eylemleri sırasında kullandıkları aşırı güç nedeniyle hesap sorulan polislerin sayısının azlığı ile büyük bir tezat teşkil ediyor. Hükümet 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşler Yasası’na göre izinsiz gösterilere barışçıl bir şekilde katılan insanları suçlu göstermeye son vermelidir.


Teşekkür

Bu rapor İnsan Hakları İzleme Örgütü Türkiye kıdemli araştırmacısı Emma Sinclair-Webb tarafından yazıldı, Avrupa ve Orta Asya bölümü müdür yardımcı Benjamin Ward, kıdemli hukuk danışmanı Aisling Reidy ve program müdür yardımcısı Tom Porteous tarafından gözden geçirildi. Kadın hakları birimi küresel kampanya sorumlusu Gauri van Gulik raporun kadına karşı şiddet vakalarında cezasızlık ile ilgili bölümünü gözden geçirdi. Avrupa ve Orta Asya bölümü çalışanı Annkatrin Tritschoks prodüksiyon yardımı sağladı. Yayınlar Müdürü Grace Choi, yayın uzmanı Kathy Mills; ve İdari yönetici Fitzroy Hepkins, raporu yayıma hazırladılar.

Region / Country

Topic