2017 Nisan’ında yapılan bir referandumda, Türkiye’nin yönetim biçimini bir çeşit başkanlık sistemine dönüştüren anayasa değişiklikleri, seçmenler tarafından çok küçük bir farkla kabul edildi ki bu Türkiye’nin siyasal kurumlarında on yıllardır yapılmış en önemli değişiklik. Referandum, 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişiminin ardından ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) sürerken, medyanın ağır bir şekilde sansüre uğradığı, çok sayıda gazetecinin ve Kürt yanlısı muhalefet milletvekilinin hapiste tutulduğu koşullar altında gerçekleşti.

Hali hazırdaki cumhurbaşkanının elinde tuttuğu gücü tahkim eden başkanlık sistemi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü açısından bir gerileme. Sistemde yürütme gücünün suistimal edilmesine karşı yeterli denge ve kontrol mekanizmaları yok, sistem parlementonun gücünü büyük ölçüde zayıflatıyor ve yargıç atamalarında Cumhurbaşkanlığının kontrolunu tahkim ediyor. Başkanlık sisteminin tam olarak yürürlüğe girmesi, 2019 yılında yapılacak seçimlerden sonra olacak.

Olağanüstü Hal (OHAL) Önlemleri

2016 Temmuzundan bu yana yürürlükte olan OHAL altında, Cumhurbaşkanlığının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, parlementonun incelemesine tabi olmayan ve haklarında Anayasa mahkemesine başvurulamayan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) çıkartabiliyor. Çıkan KHK’lardan çoğu insan haklarının korunmasına yönelik mekanizmaları zayıflatan ve Türkiye’nin uluslararası insan hakları hukuku altındaki yükümlülükleriyle çelişen önlemler içeriyor.

Kamu görevlileri, adil yargılanma hakları gözetilmeksizin, KHK ile kamu görevlerinden çıkartılmaya ya da uzaklaştırılmaya devam ettiler. Temmuz 2016’dan bu yana 110.000’den fazla insan kamu görevinden çıkartıldı. Hükümet tarafından kapatılan yüzlerce medya kuruluşu, dernek, vakıf, özel hastane ve eğitim kurumu, 2017’de de kapalı kalmaya devam etti, bunların mal varlıklarına tazminatsız el konuldu.

Hükümet, Ocak ayında, OHAL altında verilen kararların gözden geçirilmesi için bu amaca mahsus bir komisyon kurdu. Komisyonun yedi üyesi de kamu görevinden çıkarma ve kapatma kararlarını onaylamakla görevli yetkililer tarafından atandığı için, komisyonun bağımsızlığı yok. Komisyonun kararlarına sonradan itiraz etme hakkı var, ancak tazmin ve telafi mekanizmalarının sonuç vermesi yıllar sürebilir. Bu süre zarfında söz konusu kararlardan etkilenen insanların kamu görevlerinde çalışma hakları yok, banka hesapları dondurulmuş durumda ve pasaportlarına el konuluyor. Bu satırlar yazılırken Komisyon’a 102.000 kişi başvurmuştu, ancak Komisyon kamu görevinden çıkarma veya kapatma kararlarının geri alınması yönünde kararlar yayımlamaya henüz başlamamıştı. 

İnsanlar terör suçlarından gözaltına alınmaya veya tutuklanmaya devam ettiler. Darbe girişiminden bu yana en az 50.000 kişi tutuklandı, çok daha fazlası hakkında da dava açıldı. Haklarında dava açılanlar arasında gazeteciler, devlet memurları, öğretmenler ve politikacılarla birlikte polisler ve askeri personel de var. Bunların çoğunluğu Birleşik Devletler’de yaşayan din adamı Fethullah Gülen’in takipçisi olmakla suçlanıyor. Türkiye’nin hükümeti ve mahkemeleri darbe girişiminin, Fethullahçı Terör Örgütü - FETÖ olarak adlandırılan Gülen hareketi tarafından organize edildiğini söylüyor. FETÖ üyeliği suçu isnat edilerek haklarında dava açılan insanların yargılamalarında, suç sayılabilecek bir faaliyetin varlığına işaret eden inandırıcı deliller sunulmaması sık görülen bir durum.

Darbe girişimine katıldığı iddia edilen askerler hakkında açılmış halen sürmekte olan bir çok davanın yanısıra, Muğla’daki bir mahkeme, Ekim ayında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a 15 Temmuz 2016 günü yapılan suikast girişimiyle bağlantılı olarak, 40 askeri personeli müebbet hapis cezasına mahkum etti.

İfade, Örgütlenme ve Toplanma Özgürlüğü

Gazetecilerin işlerini yaptıkları için yargılanmaları ve hapse atılmaları, darbe girişiminin ardından, medya organlarının kapatılmasından sonra da devam etti. Türkiye gazeteci ve medya çalışanlarını haklarındaki ceza soruşturmaları ve davaları sürerken hapse atma konusunda dünya birincisi. Bu satırlar yazılırken 150 gazeteci demir parmaklıklar arkasındaydı. Gazete ve televizyon kanallarının çoğu bağımsız değil ve hükümetin siyasi çizgisini tanıtan ve destekleyen yayınlar yapıyorlar.

2017 yılında, gazetecilerin terörle bağlantılı suçlardan yargılandığı, siyasi saikli, çok sayıda önemli dava başladı. Bu davalarda ileri sürülen deliller arasında, şiddeti savunmayan yazılar ve haberlerle birlikte, gazetecilerin terör örgütleriyle bağlantılı olduklarına veya darbe girişimine karıştıklarına ilişkin mesnetsiz iddialar da var. İnandırıcı deliller sunulmamış olmasına rağmen yargılamaların devam etmesi, yargı bağımsızlığının bulunmadığını gösterdi.

FETÖ üyeliği suçundan yargılanan bir grup gazetecinin Mart ayında yapılan ilk duruşmasında, mahkeme, uzun süredir tutuklu bulunan 21 sanığın tahliye edilmesine karar verdi. Ancak bu kararın hükümet yanlısı bir gazeteci tarafından eleştirilmesi üzerine, tahliye edilen 21 gazeteciden sekizinin tahliyesine itiraz edildi ve kalan 13 kişi hakkında da yeni bir soruşturma başlatıldı. Sonuç olarak hiç biri hapisten salıverilmedi. Hakimler ve Savcılar Kurulu, gazetecilerin tahliyesine karar veren üç yargıçla birlikte duruşma savcısını da sonradan açığa aldı.

Cumhuriyet gazetesinde görev yapan, aralarında gazeteciler, mütevelli heyeti üyeleri ve diğer çalışanların da bulunduğu 19 kişinin, FETÖ ile bağlantılı oldukları suçlamasıyla yargılanmasına 24 Temmuz günü başlandı. Uzun süreli tutukluluğu halen süren beş kişiden biri de tanınmış gazeteci Ahmet Şık.  

Cumhuriyet gazetesinin Türkiye’nin istihbarat servislerinin Suriye’li muhalif gruplara silah tedarik ettiğine ilişkin haberiyle ilgili başka bir davada, İstanbul’daki bir mahkeme, Haziran ayında, muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili Enis Berberoğlu’nu, silahların video kaydını gazeteye verdiği gerekçesiyle 25 yıl hapse mahkum etti. Bir istinaf mahkemesinin verilen mahkumiyet kararını bozarak ve Berberoğlu’nun yeniden yargılanmasına karar vermesine rağmen, kendisi bu satırlar yazılırken hala hapiste tutuluyordu. Cumhuriyetin Ankara Bürosu Şefi Erdem Gül’ün ve eski Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’ın konuyla ilgili iddialardan yargılanması da devam etti.

Zaman gazetesinde yazar ve medya çalışanı olarak görev yapan 31 kişinin darbe girişimi suçlamasıyla yargılanmasına, tutuklanmalarının üzerinden tam 14 ay geçtikten sonra, geçtiğimiz Eylül ayında başlandı. Şiddet savunusu içermeyen yazılarından ötürü suçlu bulunmaları halinde ömür boyu hapse mahkum edilebilirler.

2017 yılı boyunca Kürt gazeteciler yaptıkları haberler nedeniyle silahlı Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile bağlantılı olmakla suçlanarak, gözaltına alındılar, tutuklandılar ve yargılandılar. Şimdi kapatılmış bulunan Kürt yanlısı Özgür Gündem gazetesiyle dayanışmak amacıyla yürütülen kampanyaya katılan onlarca gazeteci ve kamuoyunda bilinirlik sahibi kişi, terör propagandası yaptıkları gerekçesiyle yargılandı. Bunların bir çoğunun cezası ertelendi veya para cezasına çevrildi, ancak Mayıs ayında İstanbul’daki bir mahkeme gazeteci ve insan hakları savunucusu Murat Çelikkan’a 18 ay hapis cezası verdi. Kendisi iki ay sonra tahliye edildi.

Web sitelerinin engellenmesi ve çevirimiçi içeriğin kaldırılması devam etti. Nisan ayında bir mahkeme, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun talebiyle Wikipedia web sitesinin tamamına erişimi engelledi. 2017’nin ilk altı ayında, küresel olarak Twitter’a yapılan çevirimiçi içeriğin kaldırılması başvurularının %45’i Türkiye’den geldi.

Yetkililer sık sık kitlesel toplantıları keyfi bir şekilde yasaklıyor ve barışçı gösterileri şiddet  yöntemleriyle dağıtıyorlar.

OHAL koşulları altında görevlerinden çıkartılan akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça, görevlerine iade edilmek amacıyla oturma eylemi ve daha sonra açlık grevi yaparken, polis tarafından tekrar tekrar gözaltına alınıp serbest bırakıldılar. Mayıs ayında bir mahkeme tarafından terör örgütü üyeliği ile suçlanarak tutuklandılar. Özakça Ekim ayında, Gülmen de Aralık ayında tahliye edildi. Davalarının ilk duruşmasından evvel vekilleri olan 16 avukat gözaltına alındı, bunlardan 14’ü sonradan tutuklanarak hapse atıldı. Kasım ayında baş avukatları, kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği’nin Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı da tutuklandı.

Türkiye’de OHAL altında 500’den fazla avukat tutuklanarak hapse atıldı, 1000’nin üzerinde avukat hakkında da dava açıldı. Haklarında dava açılan avukatların çoğunun FETÖ ile bağlantılı olduğu iddia ediliyor.

Istanbul Valiliği, Istanbul Gey ve Trans Onur Yürüyüşünü, güvenlik ve kamu düzeni gerekçeleriyle, Haziran 2017’de, üst üstüne üçüncü yıl yine yasakladı.

İnsan Hakları Savunucuları

2017’de Türkiye’deki eleştirel seslere yönelik baskılar insan hakları savunucularına da uzandı. Haziran ayında Uluslararası Af Örgütü Türkiye Başkanı Taner Kılıç FETÖ ile bağlantısı olduğu iddiasıyla gözaltına alındı ve tutuklandı. Kendisine politik saiklerle isnat edilen, mesnetsiz suçlamalar, telefonunda ByLock adında bir uygulamanın bulunduğu iddiasına dayanıyor ki hükümete göre bu durum onun FETÖ’yle ilişki içinde olduğunu gösteriyor. Kılıç bu suçlamayı reddediyor. Avukatları ByLock’un telefonuna hiç yüklenmemiş olduğunu gösteren iki bilirkişi raporu sundular.

On insan hakları savunucusu, Temmuz ayında, İstanbul’da yaptıkları rutin bir toplantı sırasında adı verilmeyen terör örgütlerine yardım ettikleri gerekçesiyle göz altına alındılar. Bunlardan, aralarında Uluslararası Af Örgütü Türkiye Direktörü İdil Eser, Yurttaşlar Derneği Üyesi ve Af Örgütü Türkiye kurucusu Özlem Dalkıran ve Almanya ve İsveç vatandaşı iki hak savunucusunun da bulunduğu sekizi tutuklandı. Suçlamalar, hak savunucularının telefonlarından ve dizüstü bilgisayarlarından toplanmış, Af Örgütü’nün kampanya malzemeleri ve bir fon başvurusu gibi gelişigüzel materyellere dayanıyor. Tutuklu hak savunucuları 25 Ekim bir mahkeme kararıyla tahliye edildiler. Yabancı uyruklu iki kişi Türkiye’den ayrıldı. Taner Kılıç’ın davası da bu on kişinin davasıyla birleştirildi ve toplam onbir kişinin davası halen devam ediyor.

Kasım ayında, Türkiye’de sivil toplum çevrelerinde tanınmış bir şahıs olan, işadamı Osman Kavala, aralarında Temmuz 2016 Darbe girişimine karışmak da bulunan uyduruk suçlamalarla tutuklanarak hapse atıldı.

İşkence ve Polis Gözetimi Altında Kötü Muamele

2017 yılında, özellikle de terörle mücadele yasası kapsamında gözetim altında tutulan kişiler tarafından, polis gözetimi altında işkence ve kötü muamele yapıldığına ilişkin yaygın bildirimlerde bulunuldu. Hükümetin açıkladığı işkenceye sıfır tolerans politikasına rağmen, bu durum, uzun süredir devam eden ilerlemede bir geri dönüşe işaret ediyor. Kolluk güçlerinin gözaltındaki şahısları darp ettiğine, onları uzun süre zorlayıcı pozisyonlara ve tecavüz tehditlerine maruz bıraktığına, avukatları tehdit ettiğine ve tıbbi kontrollere müdahale ettiğine ilişkin yaygın bildirimler vardı.

Muhtemel zorla kaybetme vakası olabileceği izlenimi veren en az altı vakada, kimliği bilinmeyen ancak devlet görevlisi olduğu sanılan kişilerin, insanları kaçırdığına ve açıklanmayan gözaltı merkezlerinde alıkoyduğuna ilişkin inandırıcı bildirimler vardı. Söz konusu insanlardan en azından biri sonradan resmi gözetim altında ortaya çıktı, üçü ise iki ila üç ay sonra serbest bırakıldılar. Bu insanların hepsi Gülen bağlantıları olduğu için kamu görevinden çıkartılmışlardı.

Çatışmaların Yeniden Başlaması ve Kürt Muhalefete Yönelik Baskılar

Güneydoğuda, ordu ile silahlı Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasındaki çatışmaların yeniden başlamasına koşut olarak, hükümet de Kürt yanlısı partilerden seçilmiş parlementerlere ve belediyelere karşı bir baskı politikası yürüttü.

2017 boyunca 13 kadar HDP milletvekili, terör suçlarından tutuklanarak uzun süre hapiste tutuldu. Bunlardan ikisi, partinin eş başkanı Selahattin Demirtaş ve eski eş başkan Figen Yüksekdağ 2016 yılının Kasım ayından beri hapiste tutuklu bulunuyorlar. Yüksekdağ’ın milletvekilliği, terör örgütü propagandası yapmaktan daha önce almış olduğu bir mahkumiyet kararının kesinleşmesini takiben, Şubat ayında düşürüldü. Demirtaş’ın yargılanması 7 Aralık’da başladı ancak, hakim karşısına çıkmasına sözde güvenlik endişeleriyle izin verilmeyerek, adil yargılanma hakkına riayet edilmedi.

Güneydoğu’da hükümet, HDP’nin bölgedeki kardeş partisi DBP’nin kazandığı 89 belediyenin kontrolunu eline geçirdi ve demokratik olarak seçilmiş belediye eş başkanlarını terör suçu işledikleri şüphesiyle açığa aldı. Bunlardan en az yetmişi, bu satırlar yazılırken, tutuklu olarak hapiste bulunuyorlardı. Bu durum, seçilmiş görevlilerin siyasi örgütlenme, katılım ve ifade özgürlüğü hakları ile birlikte, onlara oy vermiş seçmenlerin de siyasi temsil edilme hakkını ihlal ediyor.

Mülteciler ve Göçmenler

Türkiye dünyada en yüksek sayıda mülteciye ev sahipliği yapan ülke olmaya devam ediyor. Türkiye’deki 3.4 milyon mültecinin çoğunluğu Suriye’den geliyor, ancak Türkiye Afganistandan, Irak’tan ve başka ülkelerden gelen sığınmacılara da ev sahipliği yapıyor. Bunların AB’ye doğru göç etmeye devam etmesini engellemesi karşılığında Türkiye’ye mali yardım sunan bir göç anlaşması yürürlükte kalmaya devam etti. Suriye sınırındaki kısıtlamalar mültecilerin Türkiye’ye erişimini engelledi. Yüksek çocuk işçiliği oranları ve okula gitmeyen çocuk mülteci ve sığınmacı sayısının yüksekliği sürekliliğini korudu ve özellikle de Suriyeli olmayanlar açısından kırılgan bir durum yarattı. Eldeki en son güncellemeye göre halen yarım milyona yakın Suriyeli mülteci çocuk okullara kayıt yaptırmış durumda ama en azından 380.000 çocuk okula gitmiyor. Emek sömürüsüne dayalı çalışma koşulları ve fakirlik, tam korumaya erişimin olmaması durumunu daha da ağırlaştırıyor.

Kilit Önemdeki Uluslararası Aktörler

Türkiye - AB ilişkileri 2017 yılında daha da kötüleşti. Avrupa Parlementosunda alınan bir kararda ve bazı üye devletler tarafından, Türkiye’nin  insan hakları karnesinin bozulması nedeniyle, ülkenin AB üyeliği sürecinin askıya alınması çağrısı yapıldı.

Türkiye ile çok sayıdaki AB üyesi devletin ve Amerika Birleşik Devletlerin’in arasındaki ilişkilere gerilimler ve bu ülkelerin vatandaşlarının, uyduruk terörizm suçlamalarıyla gözaltına alınması ve tutuklanması damga vurdu.

Alman Şansölyesi Angela Merkel, AB ile Türkiye arasında daha yakın bir ekonomik işbirliği kurulmasını sağlayacak yeni bir gümrük birliği anlaşmasını hali hazırdaki siyasal konjonktürde kabul edilemez buldu. Haziran ayında Alman kabinesi Türkiye’deki bir hava üssündeki birlikleri Ürdün’deki bir üsse taşıma kararı aldı.

ABD Dışişleri Bakanlığı bir yandan Türkiye’deki insan hakları meseleleri ile ilgili kaygılarını dile getirirken, diğer yandan Washington - Ankara ilişkilerine Birleşik Devletlerin Suriyedeki aşırılıkçı İslam Devleti (İŞİD) güçlerine karşı yapılan operasyonlarda PKK ile bağlantılı Kürt güçlerine destek vermesine Türkiye’nin itirazı hakim oldu. Türkiye’nin önceliklerinden biri de Birleşik Devletler’de yaşayan din adamı Fethullah Gülen’in iadesi.

Avrupa Konseyi Parlementerler Meclisi Türkiye’de insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü ile  ilgili duyduğu “ciddi kaygıları” gerekçe göstererek, 13 yıl aradan sonra, Nisan ayında, Türkiye’yi yeniden tam denetime aldı. Avrupa Konseyi’nin anayasal konulardaki danışma organı Venedik Komisyonu  Türkiye’nin OHAL önlemlerini ve başkanlık sistemine geçişi eleştirdi. Venedik Komisyonu, “Cumhurbaşkanının elinde aşırı güç toplanmasına” ve “gerekli denge ve kontrol mekanizmalarının bulunmamasına”  dikkat çekti.

Temmuz ayında toplanma ve örgütlenme hakkı, insan hakları savunucuları,  keyfi gözaltı ve tutuklamalar, yargıçlar ve avukatlar alanlarında çalışan BM uzmanları yaptıkları ortak bir açıklamayla, Türkiye’de insan hakları savunucularının tutuklanmasını “cadı avı” olarak nitelendirdiler ve BM İnsan Hakları Konseyini bu ülkede insan hakları alanında yaşanan kötüleşmeyi ele almaya davet ettiler.

Hem Avrupa Konseyi İnsan Hakları komiseri, hem de BM İfade Özgürlüğü özel raportörü Türkiye’nin ifade ve medya özgürlüğü alanlarındaki son derece sorunlu karnesi hakkında raporlar yayınladılar.