2002 yılından bu yana üç dönemdir yönetimde bulunan ve mecliste güçlü bir çoğunluğa sahip olan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), geçtiğimiz yıl boyunca siyasi muhalefete, halk protestolarına ve eleştirel medyaya giderek daha da tahammülsüzleştiğini gösterdi.

Mayıs ayında polis, İstanbul Gezi Parkı'nda yapılması planlanan inşaatı protesto etmek için barışçıl oturma eylemi yapan kampanyacıları şiddet kullanarak dağıttı. Polisin bu tavrı Türkiye'nin bir çok şehrinde Mayıs sonunda başlayıp Haziran'da haftalar boyunca süren hükümet karşıtı protestoları tetikledi. Göstericileri ısrarlı bir tutumla ve sert bir biçimde bastıran hükümet, insan hakları ihlallerine meydan verdi.

30 Eylül günü hükümet “demokratikleşme paketi” olarak adlandırdığı ve kendi iktidarında artan ihlalleri gidermek yerine, antidemokratik geçmişin izlerine yoğunlaşmayı tercih ettiğini gösteren bir dizi reform açıkladı. Bu reform paketinde yer alan olumlu adımlar arasında kamu hizmetinde başörtüsü yasağının kaldırılması, azınlık partilerinin meclis dışında kalmasına yol açan yüzde 10 seçim barajının düşürüleceğine dair işaretler verilmesi, ayrıca özel okullarda anadilde eğitime izin verilerek bu konudaki katı yasakların kısmen gevşetilmesi sayılabilir. Öte yandan, yeni anayasa yapılmasına yönelik partiler arası çabalar, vatandaşlık tanımı ve azınlık hakları ile ilgili hükümler gibi temel konularda anlaşma sağlanamaması yüzünden durmuş bulunuyor.

Hükümet ülkedeki Kürt azınlıkla barış sürecinde ilk önemli adımları attı. 2013 başında hükümet, Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile onyıllardır devam eden silahlı çatışmayı sona erdirmek için  PKK'nin hapisteki lideri Abdullah Öcalan ile görüşüleceğini ilan etti. Türkiye Kürtlerine yönelik hak kısıtlamalarını giderme yolunda atılan cesur adımlar çatışmanın temel sebeplerinin ortadan kaldırılmasına, dolayısıyla Türkiye'nin tüm etnik ve dini gruplarının insan haklarının iyileştirmesine yardımcı olabilir. Bu noktada, hükümet ve PKK’nin 2013 yılı boyunca ateşkese uyduklarının ve her iki taraftan da herhangi bir ölüm haberi gelmediğinin de vurgulanması gerekiyor.

Suriye'deki çatışma Türkiye'nin sınır köylerinde yoğun olarak hissedilmeye devam etti; hükümetin tahmini rakamlarına göre Türkiye, Kasım ayı itibariyle 200 bini kamplarda olmak üzere 500 bin Suriyeli mülteciyi barındırıyordu. Türkiye makamları dönem dönem on binlerce Suriyeli sığınmacının Türkiye'ye geçmesini önleyerek, onları yerinden edilmiş kişiler için ülke içinde kurulan kamplarda ve Suriye'nin sınır bölgesindeki, -bazıları Suriye hava saldırılarına hedef olan- köylerde yaşamaya mecbur bıraktı. Şubat ayında Hatay Cilvegözü'nde havaya uçan bombalı araç 18 kişinin ölümüne yol açarken, Mayıs ayında Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde düzenlenen bombalı saldırıda 53 sivil hayatını kaybetti. İlk bombalamayla ilgili olarak beş, Reyhanlı patlamasıyla ilgili olarak ise 33 şüpheli hakkında dava açıldı.

İfade, Örgütlenme ve Toplanma Özgürlüğü

İstanbul'da Taksim Gezi Parkı protestolarına ve diğer illerdeki muhalif gösterilere karşı takındığı tutum hükümetin barışçıl gösteri ve ifade özgürlüğüne karşı ne denli tahammülsüz olduğunu ortaya koydu. Yetkililer –çoğu İstanbul, Ankara ve İzmir'deki– protestolarda yer alan yüzlerce kişiyi yasadışı gösterilere katılmak, polise direnmek ve kamu malına zarar vermekle suçladı. Gösterilerle bağlantılı olarak onlarca kişiye terör suçları isnad edildi. Bu metin yazıldığı sırada yaklaşık 50 gösterici halen tutuklu bulunmakta ve Gezi Parkı kampanyasını ve oturma eylemini destekleyen 128 sivil toplum örgütünden oluşan Taksim Dayanışma Platformu’nun sorumluları hakkında başlatılan adli soruşturma devam etmekteydi.

Türkiye medyasının bir çok organının Taksim Gezi protestolarını haber yapmamaları veya taraflı haber yapmaları, birçok medya şirketinin hükümetin çıkarlarıyla çatışan konularda tarafsız haber yapmakla ilgili çekinceleri olduğunu ortaya koydu. Yıl boyunca, aralarında tanınmış anaakım gazeteci ve yorumcuların da bulunduğu, hükümeti eleştiren yazılarıyla tanınan çok sayıda gazeteci işten çıkartıldı.

Türkiye 2013 yılında da gazetecileri yargılamaya devam etti; onlarca gazeteci hâlâ hapishanede tutuluyor. PKK ile bağlantılı Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) ile ilişkide oldukları suçlamasıyla yargılanan çoğu Kürt gazeteci olmak üzere 44 medya çalışanı hakkındaki davalar devam ediyor. (Bu metin yazıldığı sırada halen tutuklu bulunan gazetecilerden 20’si Aralık 2011’den bu yana cezaevinde bulunuyordu.)

Hükümet ifade özgürlüğünü kısıtlayan yasalarda değişiklikler yapmaya devam etti. Nisan ayında mecliste kabul edilen ve –Mart 2011'den bu yana açılan diğer üç paketin devamı niteliğindeki- “dördüncü reform paketi” adıyla bilinen reform yasası ile çeşitli kanunlarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nce (AİHM) Türkiye aleyhine verilen çok sayıda kararda saptanan ihlalleri gidermeye yönelik değişiklikler yapıldı. Bu paketle kabul edilen olumlu değişiklikler arasında yasadışı örgütlerin açıklamalarını yayınlama veya haber yapmanın önündeki katı kısıtlamaların kaldırılması (Terörle Mücadele Kanunu madde 6/2) ve “terör propagandası yapma” suçunun kapsamının daraltılması (Terörle Mücadele Kanunu madde 7/2; Türk Ceza kanunu madde 220/8) sayılabilir.

Ne var ki 2013'te yapılan reformlar da, binlerce kişinin şiddet içermeyen siyasi faaliyetleri sebebiyle “silahlı örgüt üyeliği” (Türk Ceza Kanunu madde 314) suçundan kovuşturmaya uğraması durumunu değiştirmedi. Kürt siyasi aktivistlerinin, seçilmiş belediye başkanlarının, milletvekillerinin, Barış ve Demokrasi Partisi görevlilerinin, öğrenci ve avukatların KCK ile bağlantılı oldukları gerekçesiyle yargılanmaları ve -bazılarının dört buçuk yıl olmak üzere- uzun süredir tutuklu bulunmaları, hükümetin terör yasalarını kişileri yargılamak ve hapse atmak için yaygın biçimde suiistimal ettiğini ortaya koyuyor. İnsan hakları savunucusu Muharrrem Erbey bu suçlamalarla dört yıldır hapiste bulunuyor.

Geçmişte yaygın olarak “Türklüğe hakaret” suçundan kişiler hakkında dava açılmasına benzer şekilde, 2013 yılında tanınmış kişiler aleyhine halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama suçundan çok sayıda dava açıldı. Piyanist Fazıl Say inançlı kişilerle ve İslam'la alay eden twitler attığı gerekçesiyle İstanbul'da görülen davada ertelenmiş 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul’da yerel mahkemece görülen  davada Nisan ayında ve ardından Eylül ayında yapılan yeniden yargılamada, atılan twitlerin “halkın belli bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağıladığına” hükmü verildi (Türk Ceza Kanunu'nun 216/3 maddesi uyarınca). Bu metin yazılırken karar hâlâ temyizdeydi. Avukat Canan Arın da Antalya Barosu'nun Aralık 2011'de kadın haklarıyla ilgili düzenlediği bir seminerde İslam'da erken yaşta evlilik uygulamasından söz ettiği ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de küçük yaştaki biriyle evlendiğini söylediği için aynı suçtan ve ilaveten cumhurbaşkanına hakaret suçundan yargılanmak üzere hakim karşısına çıktı. Kovuşturma, Mayıs ayında Arın'ın önümüzdeki üç yıl içinde benzer bir suç işlememesi şartıyla ertelendi.

Polisin Kötü Muamelesi ve Aşırı Güç Kullanımı

Taksim Gezi Parkı protestoları sırasında polis, çoğu tamamen barışçıl olan göstericileri defalarca, tazyikli su, plastik mermi ve biber gazı kullanarak dağıttı, aşırı güç kullandı ve gözaltına aldığı göstericilere dayak attı. Ayrıca, polisin biber gazı kapsüllerini kanun dışı biçimde doğrudan göstericilere nişan alarak attığı ve bunun doğrudan sonucu olarak çok sayıda göstericinin başından ciddi biçimde yaralandığı gözlendi. Türk Tabipler Birliği'nin yaptığı açıklamaya göre, biber gazının bu şekilde kullanımı sonucu 11 kişi gözlerinden oldu. On dört yaşındaki Berkin Elvan, Haziran ayında bir biber gazı kapsülüyle vurularak komaya girdi. Elvan’ın durumu, bu metin yazıldığı sırada ciddiyetini koruyordu. Mayıs - Eylül ayları arasında yapılan gösteriler esnasında altı gösterici ve bir polis memuru öldü. Ali İsmail Korkmaz, 2 Haziran'da Eskişehir’de düzenlenen gösteriler sırasında dövüldü ve başına aldığı darbeler sonucu Temmuz ayında öldü. Korkmaz’ın öldürülmesiyle ilgili olarak dört polis ve dört sivil hakkında açılan dava Şubat 2014'te başlayacak. Ankara'daki protestolar esnasında Ethem Sarısülük adlı göstericiyi vurarak öldürmekle suçlanan bir polis memurunun yargılanmasına ise Eylül ayında başlandı.

Eylül'de basında yer alan haberlere göre İçişleri Bakanlığı Teftiş Kurulu, İstanbul ve İzmir polisinin aşırı güç kullandığını tespit etti. Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu da Eylül ayında bir açıklama yaparak 32'si üst düzey olmak üzere 164 polis memuru hakkında idari soruşturma başlatıldığını bildirdi. Bu metin yazıldığı sırada polisin aşırı güç kullanımına ilişkin herhangi bir adli soruşturma yapılıp yapılmadına dair bir bilgi açıklanmamıştı. Öte yandan, göstericiler hakkındaki soruşturma ve kovuşturmalar çok daha hızlı ilerledi.

Cezasızlıkla Mücadele

Polis, asker ve devlet görevlilerinin gerçekleştirdiği hak ihlallerinde mağdur olanlar için adaletin sağlanmasının önünde hâlâ büyük engeller mevcut. Nisan ayında yapılan yasal reformlarda işkencenin kovuşturulmasına zamanaşımının kaldırılması olumlu bir gelişme olarak anılsa da, devlet görevlilerince gerçekleştirilen kanun dışı öldürmelerin kovuşturulmasının 20 yılda zamanaşımına uğraması hükmünün kaldırılmaması 1990'ların başlarında işlenen ihlallerin cezasız kalacağı yönünde kaygılara yol açıyor.

Aralık 2011'de Türk Hava Kuvvetleri'nin Uludere ilçesinin Irak Kürdistanı sınırı yakınlarında yaptığı ve 34 kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırıyla ilgili olarak Diyarbakır savcılığı Haziran 2013'te yetkisizlik kararı verdi. Savcı davayı askeri savcılığa gönderse de bugüne dek etkin bir soruşturma yürütülmemesi olayın üstünün resmen örtülmeye çalışıldığına dair iddiaları doğrular nitelikte.

Ocak 2007'de gazeteci Hrant Dink'in öldürülmesiyle ilgili yargılamada mahkeme kararını Yargıtay'ın usülden bozması üzerine, bu davanın sanığı bir grup gencin yeniden yargılanmalarına Eylül ayında başlandı. Devletin Dink cinayetindeki rolüne dair deliller ise yeterince soruşturulmadı.

AKP karşıtı darbe planlamakla suçlanan Ergenekon Çetesi’nin yargılandığı dava ise Ağustos ayında, 259 sanığın uzun hapis cezaları almaları ve 21 kişinin beraatiyle sonuçlandı. Dava halen temyiz aşamasında bulunuyor. Ergenekon Davası, her ne kadar ordunun sivil denetime tabi olma sürecinde bir mihenk taşı olma özelliği taşısa da, çok sayıda sanığın terör örgütü üyesi olduğu iddiasıyla yargılandığı bu türden “toplu davalar”ın son yıllarda artış göstermesi ve yargılamanın adilliği konusunda ortaya çıkan ciddi kaygılara da örnek oluşturuyor. Ergenekon Davası’yla ilgili bir diğer kaygı konusu da askeri sanıkların bir bölümünün karıştıkları insan hakları ihlalleriyle ilgili herhangi bir soruşturma açılmamış olmasından kaynaklanıyor.

Eylül ayında, bu metnin yazımı esnasında beşi tutuklu olmak üzere, ordunun yüksek rütbeli 103 emekli subayı hakkında, 1997 yılında eski Başbakan Necmettin Erbakan hükümetini devirmek suçuyla açılan dava da görülmeye başladı.

Temel Uluslararası Aktörler

Avrupa Birliği (AB), önde gelen AB üye ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri, PKK ile çatışmaların sona ermesi ve Kürt meselesinin çözümünü hedefleyen barış sürecine güçlü destek verdiklerini çeşitli biçimlerde ifade ettiler. Ayrıca Türkiye hükümetinin Gezi Parkı protestolarını ele alma biçimiyle ilgili olarak, polisin şiddet içermeyen gösterileri dağıtırken aşırı güç kullanmasını da içeren pek çok kaygılarını dile getirdiler. Avrupa Komisyonu, Gezi Parkı protestolarının yönetilmesiyle ilgili kaygılarını Ekim ayında yayınladığı yıllık ilerleme raporunda da gündeme getirdi. Bununla birlikte AB, Kasım ayında bölgesel politika üzerine yeni bir fasıl açarak Türkiye'yle üyelik müzakerelerini de canlandırdı.

AİHM, 2013 yılında karara bağladığı Türkiye davalarından biri olan Abdullah Yaşa ve Diğerleri v. Türkiye davasınıTemmuz ayında  hükme bağladı ve Türk polisinin, biber gazını uygunsuz biçimde doğrudan göstericilere doğru ateşleyerek 13 yaşında bir yurttaşı yaralamasının, insan hakları ihlali olduğuna hükmetti ve biber gazı kullanımından kaynaklanan ölüm ve yaralama riskini en aza indirmek için daha etkili tedbirler alınması çağrısında bulundu.

Yargısız, kısa yoldan veya keyfi infazlarla ilgili BM özel raportörü, Kasım 2012'deki ziyaretinin ardından Türkiye’de bu konudaki “en önemli ve acil meselenin, gerek son dönemlerde gerek 1990'larda işlenen öldürme vakalarında hesap verebilirliğin bulunmaması” olduğu sonucuna vardı.

Keyfi Gözaltılara dair BM Çalışma Grubu, Temmuz ayında Balyoz Davası olarak anılan darbe planlama davasında 250 askeri personelin gözaltına alınmasının keyfi olduğu ve Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi'ni ihlal ettiğine dair görüş bildirdi.