Türkiye'nin insan hakları karnesi 2010'da da karışıktı . Bir yandan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) anayasada kısmi değişiklik yaparken, öte yandan düşünceyi ifade özgürlüğü kapsamında keyfi gözaltılar, yargılamalar ve terör yasalarından mahkumiyetler devam etti.

Eylül'de yapılan referandumda halk 1982 anayasasında kayda değer bir takım değişiklikler yapılmasına onay verdi. Bu değişiklikler arasında askeri personel ve kamu görevlilerinin 12 Eylül 1980 darbesi sırasında ve sonrasında işlenen suçlardan dolayı yargılanmalarının önünün açılması, askeri mahkemelerin yargı yetkisinin kısıtlanması, yargı personeli atamalarında değişiklik, anayasa mahkemesine bireysel başvuru hakkı ve yeni kurulacak Kamu Denetçiliği Kurumu da yer alıyor. Bu değişikliklerin daha fazla reform yapılmasının da önünü açması bekleniyor; 1982 anayasasının insan haklarını iyileştirecek yönde tümüyle değiştirilmesine duyulan ihtiyaç 2007 genel seçimlerinden beri siyasi tartışmalarda tekrar tekrar gündeme gelen bir konu.

Hükümet 2009 yılında gündemine aldığı Türkiye Kürtlerinin insan haklarının geliştirilmesi yönündeki planını hayata geçirmek için çok az somut adım attı. Anayasa Mahkemesi Aralık 2009'da bölücü faaliyetlerde bulunduğu iddiasıyla Demokratik Toplum Partisi'ni (DTP) kapattı; DTP'nin ve devamı niteliğindeki Barış ve Demokrasi Partisi'nin (BDP) yüzlerce üyesi PKK bağlantılı Kürdistan Topluluklar Birliği'nin üyesi oldukları gerekçesiyle yargılanıyor.

Siyasi düzlemde, PKK ile sürmekte olan çatışmanın sivil ve hak temelli bir yaklaşımla çözülmesi gerektiğine dair giderek bir fikir birliği oluşmaya başladı . Öte yandan ordu ile PKK arasındaki silahlı çatışmalar ise devam etti. Eylül ayında Hakkari'de dokuz sivilin ölümüyle sonuçlanan bir minibüse yapılan saldırının PKK mı yoksa güvenlik güçlerinin bazı unsurlarınca mı gerçekleştirildiği konusunda farklı görüşler ortaya atıldı. Ağustos ve Eylül aylarında Hakkari ve Şırnak'ta iki imamın öldürülmesinden ise PKK'nın sorumlu olduğu iddia edildi.

Temmuz ayında Bursa'nın İnegöl ilçesinde ve Hatay'ın Dörtyol kazasında Kürtlere ait işyerlerine yönelik saldırılar gerçekleştirildi. Son yıllarda yaşanan benzer etnik temelli saldırıları hatırlatan bu olaylarla ilgili yapılan polis incelemesinin ardından, bu rapor hazırlanırken halen Dörtyol saldırılarıyla ilgili dört kişi, İnegöl saldırılarıyla ilgili ise 21 kişi yargılanmak üzere tutuklu bulunuyordu.

İfade, Toplanma ve Örgütlenme Özgürlüğü

Görüşlerin giderek daha özgürce tartışılabildiği bir iklim oluşmasına rağmen, şiddet içermeyen konuşmalar yapan, yazan ve gösterilere katılan kişilerin yargılanmasına ve mahkum edilmesine devam edildi. Şiddet içermeyen fiillerle suçlanan şüphelilerin uzun süre tutuklu kalması uygulamasında da bir değişiklik olmadı.

Gazeteciler ve yazı işleri müdürleri yargılanmaya devam etti. Sürmekte olan yargılamalar hakkında yapılan meşru haberler "yargıyı etkilemeye teşebbüs" olarak kabul edildi; ceza soruşturmalarıyla ilgili haberlerin "soruşturmanın gizliliğini ihlal" ettiğine hükmedildi ve PKK hakkındaki haberler ise "terör örgütü propagandası" olarak nitelendirildi.

2010'da bazı yazı işleri müdürleri ve gazeteciler adli kovuşturmalarla karşı karşıya kaldı. 2010'da hüküm giyenler arasında Vedat Kurşun davası öne çıkan bir vaka. Kürtçe yayınlanan günlük Azadiya Welat gazetesinin yazı işleri müdürü olan Vedat Kurşun 103 defa "terör örgütü propagandası" ve PKK "üyeliği" ile suçlanarak 166 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Bu raporun yazımı sırasında halen cezaevinde temyiz başvurusunun sonucunu bekliyordu.

Aralarında YouTube'un da bulunduğu çok sayıda web sitesine erişim yasağı devam etti. Sol ve Kürt siyasi gazete ve dergiler keyfi olarak kapatıldı. 2010'da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) dergilerin tamamının basılmasını yasaklamak amacıyla Terörle Mücadele Yasasını kullandığı için, bunun sansür olduğunu ve ifade özgürlüğünü ihlal ettiğini ifade ederek Türkiye'yi iki kez mahkum etti. AİHM 2010 yılında Türkiye aleyhine en az 10 ifade özgürlüğünü ihlal kararı verdi.

DTP ve mecliste 20 milletvekili bulunan devamı niteliğindeki BDP'nin yüzlerce yetkilisi ve aktivist üyesi 2010 yılında, PKK'ya bağlı Kürdistan Topluluklar Birliği Türkiye Meclisi'yle (KCK/TM) bağlantılı oldukları iddiasını da içeren suçlamalarla yargılandı.

Ekim ayında bölücülük ve KCK üyeliği iddialarıyla Diyarbakır'da yargılanan 153 görevli ve aktivist arasında yedi belediye başkanı, çok sayıda avukat ve bir insan hakları savunucusu (aşağıya bakınız) da bulunuyordu. Bu raporun yazımı sırasında belediye başkanları 10 aydır, 53 sanık ise 18 aydır tutukluydu; öte yandan, ülke çapında KCK ile bağlantılı olduklarından şüphelenilen yaklaşık 1,000 DTP/BDP görevlisi ve üyesinin tutuklu bulunması, siyasi katılım hakkının kullanılmasıyla ilgili kaygılara neden oluyor.

İnsan Hakları Savunucuları

Eylül 2010'da AİHM Türkiye'yi Hrant Dink'in hayatını koruyamadığı ve Ocak 2007'deki cinayetle ilgili etkin soruşturma yürütmediği için mahkum etti. Katil zanlısı ve diğer 19 kişinin üç yıldır devam eden yargılanmaları bu yıl da bitmedi. AİHM ayrıca Dink'in "Türklüğü aşağılamak" suçundan mahkum edilmesiyle ilgili de Dink'in ifade özgürlüğünün ihlal edildiği hükmüne vardı.

İnsan Hakları Derneği başkan yardımcısı ve Diyarbakır şube başkanı Muharrem Erbey Aralık 2009 tarihinde KCK/TM üyesi olduğu gerekçesiyle gözaltına alındı ve Ekim'deki duruşmasına kadar tutuklu kaldı. Tutukluluğu halen devam ediyor. İnsan Hakları Derneği Siirt şube başkanı Vetha Aydın da KCK üyesi olduğu şüphesiyle Mart ayında gözaltına alındı ve hala tutuklu.

Güvenlik Güçlerinin İşkence, Kötü Muamele ve Ölümcül Güç Kullanımı

Polisin özellikle kimlik kontrolleri, gösteriler ve yakalama esnasında kötü muamele uygulaması ciddi bir sorun olmaya devam etti. Gözaltında işkence ve kötü muamele vakaları daha az görülmekle birlikte 2010 yılı içinde, bu raporun yazımına kadar, en az dört gözaltında şüpheli ölüm vakası görüldü.

Mayıs ayında polis Ankara'daki Pembe Hayat Derneği'nin beş trans üyesini gözaltına alma sırasında, görgü tanıklarının gözü önünde dövdü. Savcının polisler hakkında kötü muameleyle ilgili soruşturması henüz tamamlanmadan, bildik bir uygulama olarak, beş kişi hakkında polise mukavemetten dava açıldı. Bu raporun yazımı sırasında kötü muamele ile ilgili dava hala sürüyordu. Beş kişi ise Ekim'deki duruşmada polise mukavemet davasında beraat etti.

Polis ve jandarmanın ateşli silah kullanması, özellikle de silahsız şüphelilere karşı, ciddi bir sorun olmayı 2010'da da sürdürdü. Güç kullanımıyla ilgili kuralların sıkılaştırılması konusunda herhangi bir gelişme olmadı. Yıl içinde jandarma Van, Şırnak ve Urfa'da kaçakçı olduklarından şüphelendikleri dokuz kişiyi vurarak öldürdü.

Cezasızlık

Eylül ayında yapılan anayasal değişikliklerin bazıları cezasızlığın sona ermesini sağlayacak unsurlar taşıyor. Askeri mahkemelerin yargı yetkisinin kısıtlanması, insan hakları ihlallerine karışmış askeri personelin sivil mahkemelerde yargılanmasının sağlanması için önemli bir adım. Anayasadaki, 1980 askeri darbesi sırası ve sonrasında işlenen suçlarla ilgili askeri ve kamu personeline ceza muafiyeti sağlayan maddenin kaldırılması önemli bir gelişme, ancak hukukçular işkence ve cinayet suçlarıyla ilgili zaman aşımı meselesi nedeniyle yargılamanın yapılıp yapılamayacağı konusunda farklı görüşler öne sürüyor.

Haziran ayında mahkemenin verdiği tarihi bir kararla, Engin Çeber'in Ekim 2008'de dövülerek öldürülmesi ve onunla birlikte gözaltına alınan diğer üç siyasi aktiviste işkence yapılmasıyla bağlantılı olarak 19 infaz koruma memuru, jandarma, polis ve bir doctor suçlu bulundu. Biri hapishane 2. müdürü olmak üzere dokuz cezaevi görevlisi ile polis memurları hakkında iki buçuk yıl ila ağırlaştırılmış müebbet arası hapis cezaları verildi.

Çeber davası kararı istisnai bir durum; cezasızlık Türkiye'de aşılamayan bir sorun olmaya devam ediyor. Savcılar genellikle polis ve jandarma hakkındaki iddiaları etkin, zamanında ve bağımsız bir biçimde soruşturmuyor ve devlet görevlileri hakkındaki kovuşturmalar sürüncemede kalıyor. Temmuz 2007'de İstanbul'da avukat Muammer Öz'ü feci biçimde döven iki polis memuruna Ocak 2010'da verilen cezalar ertelendi; yani uygulamada herhangi bir yaptırıma tabi tutulmadılar.

Hükümet karşıtı darbe planladıkları iddia edilen sanıklarla (üst düzey emekli askeri, polis, mafya, gazeteci ve akademisyenlerden oluşan "Ergenekon" çetesi) ilgili üç ayrı davanın görülmesine devam edildi. Bununla ilgili kovuşturmalarda 69 ordu mensubu 2008 yılında hükümete olan güveni sarsmak amacıyla bir dizi şiddet eylemi yapmayı planlamak suçlamasıyla yargılanmaya başlandı, 2003 yılında bir darbe planlamakla suçlanan 196 emekli ve görev başındaki askeri personelin davasının ilk duruşma tarihi ise Aralık 2010 belirlendi. Bu davaları sonuna kadar götürme iradesi cezasızlığı sonlandırmak için daha fazla çaba gösterilmesi için bir potansiyel sağlıyor.

Yargısız infaz ve "kayıp etme" olaylarından sorumlu devlet görevlilerinin yargılanması konusundaki en önemli girişim ise, 1993-1995 yılları arasında Cizre, Şırnak bölgesinde 20 kişinin öldürülmesiyle bağlantılı olarak şu an emekli bir albay, köy korucuları ve itirafçıların Diyarbakır'daki yargılanmalarının devam etmesiydi.

Önemli Uluslararası Aktörler

Türkiye'nin "yüzünü doğuya çevirdiğine" dair kaygılara rağmen, hükümet Avrupa Birliği üyeliği ile ABD ve diğer geleneksel müttefiklerle iyi ilişkileri sürdürmenin öncelikli olmaya devam ettiğinin altını çizdi.

ABD 2009 yılında Başkan Obama'nın ziyaretiyle yakalanan momentumu 2010'da sürdüremedi; Türkiye'nin ülkedeki insan hakları karnesine odaklanmak yerine Orta Doğu ve Ermenistan'la olan dış politika konularına öncelik verdi.

Türkiye üzerinde hala etkili bir aktör olmaya devam eden Avrupa Birliği anayasa değişikliklerinden övgüyle söz etti. Ancak Kıbrıs konusundaki çözümsüzlük Türkiye'nin üyelik müzakerelerinin birçok başlıkta durmasına sebep oldu. Öte yandan Fransa ve Almanya gibi önemli üye ülkeler Türkiye'nin üyeliğine itiraz etmeyi sürdürdü. Avrupa Komisyonu Kasım ayı ilerleme raporunda, yıl içinde yapılan reformların "kısıtlı" olduğunu söyleyerek anayasanın tümüyle değiştirilmesi için çağrıda bulundu. Ayrıca ifade özgürlüğü, uzun süreli tutukluluk, toplumsal cinsiyet eşitliği ve anti-terör yasalarının kullanılmasıyla ilgili kaygılarını da dile getirdi.

Kadınlara Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Kaldırılmasına Dair BM Komitesi (CEDAW), Temmuz ayındaki Türkiye incelemesinde Türkiye'ye "kadına yönelik şiddetle mücadele için gereken kapsamlı tedbirlerin hayata geçirilmesi konusuna öncelik vermeye devam etmesi" tavsiyesinde bulundu.

BM İnsan Hakları Konseyi'nin Mayıs ayında gerçekleştirdiği Evrensel Periyodik Gözden Geçirmenin ardından Türkiye, yapılan tavsiyelerin birçoğunu zaten uyguladığını savundu ancak azınlık tanımının uluslararası hukuka uygun hale getirilmesi ve uluslararası hukukun azınlık haklarını koruyan maddelerine koyduğu çekinceleri kaldırmayı reddetti.