Birkaç gün önce Türkiye’nin Ege kıyısında bir tatil kasabası olan Çeşme’de 52 yaşında bir Suriyeli olan “Nabeel” ile konuştum. Birka gün önce karısı ve dört çocuğuyla birlikte bindiği aşırı kalabalık botun nasıl battığını anlattı. Onları Türkiye’nin sahil güvenlik ekibi kurtarmış. Yanında 9 yaşındaki oğlu otururken bana hayattaki önceliğinin çocuklarının geleceği olduğunu söyledi. “Tek istediğim çocuklarımın okula gitmeleri ve sağlık hizmeti almaları. Eğer bunlar Türkiye veya Lübnan’da mümkün olsaydı, orada kalırdım.”

Haberler Londra’dan dinlendiğinde, Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye ile yaptığı anlaşmanın basit bir değiş tokuş olduğunu kolaylıkla düşünülebilir: üç milyar Avro, vizesiz seyahat ve Türkiye’nin AB üyeliği müzakerelerinin yeniden başlaması karşılığında yüz binlerce kadın, erkek ve çocuğun Türkiye üzerinden Avrupa sahillerine göç akışının önlenmesi. Oysa, Türkiye’de bir hafta boyunca sığınmacılarla ve hükümet dışı kuruluşlarla konuşmak, sahadaki durumun çok daha karmaşık olduğunu ve Türkiye’nin tek başına bu sorunun çözümü olmadığını net olarak ortaya koydu.

Türkiye, ülkede yaşayan iki milyonu aşkın Suriyeli’yi mülteci olarak tanımasa da,  çoğunluğunun sağlık hizmeti ve eğitim almalarına olanak veren geçici koruma sağlıyor. Bu ay başında Türkiye hükümeti, altı aydan uzun süredir Türkiye’de yaşayan Suriyelilere çalışma izni verileceğini ilan etti. Ancak bu önemli bir adım olsa da, Suriyelilere çalışma hakkı vermek büyük ihtimalle insanları Avrupa’ya iltica etmeye çalışmaktan veya bu uğurda hayatlarını tehlikeye atmaktan vazgeçirmeyecektir. Geçen hafta Ege’de bindikleri botun batması sonucu aralarında 17 çocuğun da olduğu 40’dan fazla insanın ölmesi de bunun ispatı.

İlk olarak, bu tedbirlerden yalnızca Suriyeliler faydalanıyor. Oysa, en kalabalık grup olsalar da Avrupa’ya geçenler sadece Suriyeliler değil. Türkiye, Macaristan ve Batı Balkanlarda IŞİD dehşetinden kaçan Iraklı Yezidilerle, Taliban’ın ölümle tehdit ettiği Afganlarla ve ülkelerindeki insan hakları ihlallerinden kaçan Etiyopyalılarla konuştum. Ülkelerinden kaçmalarına yol açan sebepler ortadan kalkmadığı sürece korunma ihtiyaçları devam edecek, ama Tükiye’deki yaklaşık 100,000 Iraklı, 45,000’den fazla Afgan ve neredeyse 15,000 İranlı geçici korumadan faydalanmıyor veya Suriyelilere sağlanan sosyal yardımlara da sahip değiller.

İkincisi, Türkiye hükümetinin ve birçok Türkiyelinin yardım etme çabalarına karşın Türkiye’deki Suriyelilerin durumu oldukça kötü. Yaklaşık 400,000 Suriyeli çocuk okula gitmiyor, çünkü ailelerinin okul malzemelerini veya ulaşımı karşılayacak gücü yok veya dil engeliyle ya da Türkiye okullarında Suriyelilere yönelik yaygın ayrımcılıkla karşı karşıya kalıyorlar. Kayıtlı Suriyelilerin, kayıtlı oldukları şehirlerde sağlık hizmeti alma hakkı da bulunuyor, ama haklarıyla ilgili bilgi sahibi değiller ve ayrımcılığa maruz kalıyorlar. Mültecilere destek veren gruplarda çalışanlar, Suriyelilerin okullardan ve hastanelerden geri çevrildiklerini veya saygısızca muamele gördüklerini anlattı.

Umulur ki verilen çalışma izinleri birçok Suriyelinin yasal çalışmanın getireceği korumalardan faydalanmalarını sağlar ve ailelerine destek olmak için çalışan Suriyeli çocuklar arasında çok yaygın olan çocuk işçiliğinin sona ermesi için önemli bir adım olur. Ne var ki, eğitim ve sağlık hizmetine erişim hakkında olduğu gibi, istihdamın önündeki engeller de büyük olasılıkla ortadan kalkmayacak ve birçok Suriyeli dışlanmaya devam edecek.

Eğer uygun biçimde dağıtılır ve hedeflenen hak sahiplerine ulaşırsa üç milyar Avro Türkiye’de yaşayan Suriyelilerin hayatının biraz daha kolaylaşmasına yardımcı olabilir. Ama Suriyelilere yönelik yaygın önyargı düşünüldüğünde, öncelik Türkiye’deki Suriyelilere gerçek anlamda iş, sağlık hizmeti ve eğitim sağlamaya verilmelidir.

Bu meseleleri ele alıp çözümlemeden Türkiye’nin daha da fazla Suriyeliye ve diğer ülkelerden sığınmacılara ev sahipliği yapmasını beklemek, bu sorunları sadece şiddetlendirecektir ve insanlar da kendilerini Avrupa’ya götürmeleri için kaçakçılardan medet ummayı sürdürecektir.

Suriye, Afganistan ya da Irak’ta şiddetin veya diğer mülteci üreten ülkelerdeki insan hakları ihlallerinin sona erme ihtimali olmadığına göre AB hükümetleri korunma elde etmek için hayatlarını tehlikeye atan insanlara sırt çevirmemelidir. Geçen sene AB üye ülkeleri Türkiye’den ve diğer ilk sığınma ülkelerinden yaklaşık 22,500 mülteciyi yeniden yerleştirmeyi kabul ettiler ama 2015 sonuna gelindiğinde yerleştirilen kişi sayısı yalnızca 779’du. AB, kendi üye devletleri sorumluluk paylaşımında bu kadar az şey yaparken Türkiye’den daha çok şey yapmasını bekleyemez.

AB liderleri Brüksel’de, Berlin’de veya Kopenhag’da otururlarken kendilerine şu soruyu sormalılar: ailemi kurşunlardan ve bombalardan korumak zorunda kalsaydım ne yapardım ve çocuklarımın geleceği için nereye giderdim? Önceliklerinin Nabeel’inkilerle aynı olacağından eminim.