Ekim 2002                                                                                                         Vol. 14, No. 7 (D)

 

Turkiye

 

Göç ettirilmiş ve yüzüstü bırakılmış

Türkiye’nin başarısız köye dönüş programı

 

ÖZET. 3

 

ONERİLER.. 6

Türk hükümeti’ne öneriler6

Göç ettirilme konusunda ilgi sahibi olan ve Birleşmiş Milletler Göçmenler Yüksek Komisyonu (BMGYK -UNHCR), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (BMKP - UNDP), Kızıl Haç/Kızıl Ay Uluslarararası Komitesi (KH/KAUK - ICRC) ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü (AGİÖ - OSCE) gibi hükümetlerarası örgütlere öneriler7

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne öneriler7

Dünya Bankası’na öneriler8

Avrupa Birliği’ne öneriler8

AB üyesi hükümetlere ve ABD hükümetine öneriler9

Göç ettirilmiş ve yüzüstü bırakılmış. 11

Yakılma. 12

Türk yasaları, uluslararası insan hakları hukuku ve insani hukuk ve standartlar çerçevesinde zorunlu göç ettirilme. 15

 

KENTLERDE YIĞILMA VE YOKSULLUK.. 20

Sıkışık ve sağlığa aykırı konutlar20

Sağlık sorunları ve sosyal sorunlar22

 

TUTARSIZ GERİ DÖNÜŞ İSTATİSTİKLERİ25

 

KÖYE DÖNÜŞ VE REHABİLİTASYON PROJESİ26

 

YENİDEN YERLEŞTİRME PROJELERİ31

Merkez Köyler31

Köy-Kentler32

 

GERİ DÖNÜŞE ENGELLER.. 34

Valiler geri dönüşü engelliyor34

Jandarma geri dönüşu engelliyor39

Köy korucuları geri dönüşü engelliyor42

Mayınlardan kaynaklanan riskler45

 

TÜRKİYE’DE YASAL BAŞVURU YOLU TIKALI46

 

KELEKÇİ KÖYLÜLERİNE ULUSLARARASI ADALET. 49

 

SİVİL TOPLUM GÜÇLERİNİN DIŞLANMASI53

 

UZAKTA TUTULAN HÜKÜMETDIŞI VE HÜKÜMETLERARASI ÖRGÜTLER.. 55

 


 

 

SONUÇ: ORTAKLIĞIN OLASI ÖDÜLLERİ59

 

EK.. 63

 

TEŞEKKÜRLER.. 76

 

 

 

 

 

 


Francis Deng is the U.N. Representative of the Secretary-General on Internally Displaced Persons – you got the title wrong throughout – check that its correct

IOM – is International Organization for Migration

ÖZET

 

Bundan on yıl önce, güneydoğu Türkiye acılı bir iç çatışmanın pençesindeyken ve Türk askerleri zorla köy boşaltırken, Kürt köylüleri müdahele için dış dünyaya şöyle sesleniyordu:

 

Görevli binbaşının emri üzerine askerler maddi varlıklarımızı tutuşturmaya başladılar. Köylü kadınlar onlara müdahale ettiler. Askerler onları fırlatıp attılar. Yakılan varlıklarımız: beş binin üzerinde kavak ağacı, dört tondan fazla buğday, köyün etrafındaki bütün ormanlık alan, köylülerin otlarıyla birlikte, yirmıden fazla ahır. … Köyün  dışına çıkar[ıl]dığımızda hayvanlarımız askerler tarafindan taranıyordu. ... . Önümüze iki seçenek koymuşlardı. Ya korucu olup ölecektik. Ya terk ve açlık. ...  Biz nerelerde nasıl barınacağız? ... Çocuklarımızı neyle doyuracağız?

—12 Şubat tarihli Kürt köylü tarafından sunulan dilekçe.Dilekçe, Siirt Valiliğine, Olağanüstü Hal Bölge Valiliğine, Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu’na, Başbakanlık Makamına, Cumhubaşkanlığı Makamına, basına, İnsan Hakları Derneği’ne, İnsan Hakları İzleme Komitesi, Uluslararası Af Örgütü’ne ve siyasi parti başkanlarına iletilmiştir.

 

Ancak köyden çıkarılmamız nedeniyle sıkıntı vaziyetine düşmüş, aç, çıplak evsiz perişan bir durumdayız. ... . Köylerin boşalması ve şehir merkezlerinin dolması sonucu zaten iş de bulamıyoruz. Köyümüzdeki mal varlığımıza sahip çıkmak ve yaşantımızı eskisi gibi sürdürmek için yaptığımız bütün başvurular bir sonuç doğurmadı. Defalarca üst birimlere başvurduk. … Karakolda görevli askeri birimler bize, “Köye dönemezsiniz. Dönmek için belge getirin. Belge getirmediğiniz takdirde, bize emir gelmiş sizleri öldüreceğiz. Nereye giderseniz gidin. Bizleri ilgilendirmez.”

- Bir Kürt köylü tarafından sunulan tarihsiz. Dilekçe Savcılık Makamına, yöre milletvekillerine, elçiliklere, Başbakanlık Makamına, Cumhurbaşkanlığı Makamına, yerli ve yabancı basına, İnsan Hakları Derneği’ne, Hakları İzleme Komitesi, Uluslararası Af örgütü’ne ve siyasi parti başkanlarına iletilmiştir.

 

2001 Haziran’ında, İnsan Hakları İzleme Komitesi yukarıdaki çağrıyı yazan iki çiftçiyi aramaya koyuldu. Güneydoğu’daki şiddet esas olarak sona ermiş olması gerçeğine karşın, iki şahsın ve ailelerinin hala evlerine dönememiş olduklarını gördük. Tam tersine, civardaki kentlerde aşırı kalabalık konutlarda ve zor koşullar altında yaşamaya devam ediyorlar. Eve dönüş yolları, hem askerlerce hem de topraklarını işgal eden köy korucularınca engellenmeye devam ediyor.

 

Resmi rakamlara göre, hükümet güçleri ve yasadışı silahlı Kürdistan İşçi Partisi (PKK) arasında onbeş yıl süren çatışma sırasında 380.000 kişi göç ettirilmiştir. Hükümetdışı örgütlerin tahminlerine göre, göç ettirilen ve esas olarak Kürt olan köylülerin sayısı bir-buçuk milyondur. Göç ettirilenlerin çoğu, jandarma ve “köy korucuları” (yani PKK ile savaşmak için hükümetin silahlandırdığı ve maaş ödediği komşuları) tarafından evlerinden sürülmüştür. Sözkonusu olan düzenli ve yasal bir yeniden yerleştirme programı değildi. Tersine, yüzlerce “ortadan kaybolma” ve yargısız infaz içeren keyfi ve şiddete dayalı bir kampanyaydı. Köylülerin gözleri önünde evleri yakıldı, ürünleri ve hayvanları yok edildi.

 

PKK’nın lideri Osman Öcalan’in yakalanması ve PKK’nın tek taraflı olarak 1999’da ateşkes ilan etmesinden bu yana yok denecek kadar az çatışma meydana geldi. Ülke içinde zorla göç ettirilen kişiler için birşeyler yapma beklentisiyle karşı karşıya olan hükümet, cömert ve inandırıcı gibi görünen geri dönüş ve yeniden yerleştirme programı ilan etti. Ancak köylülerin çok az bir kesimi geri donüş yolunu tutuyor. Kentlerdeki koşulların zorluğuna karşın, bu insanlar Türkiye’nin batı kentlerinde veya güneydoğunun civar kent ve kasabalarında kalmaya devam ediyor. Yerel mülki amirler ve jandarma, köylerin yasak askeri bölgede bulunduklarını ileri sürerek, bazı köylülerin geri donüşüne engel olmaktadır. Bazı köylüler ise geri donüş konusunda isteksizdir çünkü geri döner dönmez hükümet güçlerinin taciz ve baskısının yeniden başlayabileceğine inanmaktadırlar. Eve donüş girişiminde bulunan bazı köylüler kendilerini tehdit eden ve geri çeviren askerlerle karşılaşmaktadır.  Diğer bazıları ise, köyden uzak oldukları süre içinde komşu köy korucularının topraklarına, hatta evlerine el koyduklarını öğrenmektedir. Daha önceki üretken yaşamlarına yeniden dönmek istiyorlar, ancak geçim kaynaklarından uzak oldukları on yıldan sonra, zorunlu aletleri, tohumu ve hayvanları satın alıp yeni bir başlangıç yapmak için gerekli sermayeleri yoktur. 2001 yılında bile yeni zorla göç ettirme olayları yaşanmıştır. Bu nedenle, jandarmanın gelip onları bir kez daha sürmesi olasıyken, geri donüşle ilgili kişisel ve mali riskleri göze almak istememektedirler.

 

Türk hükümeti, güvenlik güçlerinin yüzbinlerce vatandaşa karşı işlediği ihlal eylemlerini hiç bir zaman kabul etmemiştir. Meclis’teki Göç Komisyonu göç ettirilme olayının boyutlarını saptamış ve esas sorumluluğun jandarmaya ait olduğunu ifade etmiştir. Buna karşın, hükümet, Komisyonun 1995 tarihli raporundaki önerilerin çoğunu göz ardı etmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir dizi kararında zorunlu göç ettirme olayını uluslararası kayıtlara geçirmiş ve Türkiye’yi mülkiyet hakkını ihlal etmekle suçlu bulmuştur. Bu davaların davacılarına tazminat ödenmesi kararlaştırılmış olmakla birlikte, bunlar toplam mağdurların çok az bir kısmını olusturmaktadır. Hatta bu kişiler bile evlerine hala dönememiştir. Mahkeme kararlarının yerine getirilmesi göreviyle yükümlü Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, lehine karar verilen kişilerin mülklerine geri dönüşünü sağlamakla görevlidir. Ancak, ne bu konuda ne de Türk hükümetinin genel bir geri dönüş programı uygulamasını sağlama konusunda başarılı olmuştur.

 

Birbirini izleyen Türk hükümetleri bir dizi geri dönüş programı hazırlamış, ancak bu programları gerektiği gibi planlayıp finanse etmemiştir. Ayrıca, köylüleri her zaman planlama sürecinin dışında tutmuşlardır. Bu nedenle, bu inisiyatifler çoğunlukla başarısız kalmıştır. 2001 yılı Haziran ayında, İnsan Hakları İzleme Komitesi en son geri dönüş programını – Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi’ni - incelemek için bir girişim düzenledi. Bu girişimde büyük zorluklarla karşılaşıldı. Kamuya açık tek bilgi kaynağı, siyasilerin ve yerel valilerin kamuoyuna yaptıkları açıklamalardır. Bu açıklamalar, yardım konusunda aciliyet, istek ve hazırlık vurguları yapılmakta, ancak bu vurgular gerçek durumla şaşırtıcı bir tezat oluşturmaktadır. Görevliler, köylülerin evlerine döndüklerini gösteren, ancak kaynağı kuşkulu istatistikler yayınlamaktadır. Hükümet bunu yüzbinlerce kişinin gereksinimlerini karşılayacak ve devletçe yürütülen bir kırsal kalkınma ve yeniden inşa projesi olarak sunmaktadır. Bununla birlikte, hiç bir görevli bu projenin amaç ve yöntemlerini gösteren hiç bir bilgiyi kağıt üzerinde İnsan Hakları İzleme Komitesi’ne gösterememiştir. Projeyi yönetecek herhangi bir kurumun tayin ve belirgin bir bütçenin tahsis edilmemiş olması nedeniyle, üç yılı aşkın bir geçmişe sahip olan Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi’nin tek ürünü, halen yayınlanmamış olan bir pilot calışmayla sınırlı kalmıştır.

 

Tüm engellere karşın, az sayıda köylü sözü edilen projenin ciddiyetini sınamaktadır. Bazıları ürün hasadı için kentle köy arasında gidip gelmekte, bazıları ise çadırda veya cami binasında yatarak yeniden ekim yapmakta ve bina inşa etmektedir. Ayrıca, Van yakınlarındaki Konalga ve Diyarbakır yakınlarındaki İslamköy gibi köylerde hükümetçe finanse edilen yeniden yerleştirme projeleri de bulunmaktadır. Ancak bu “merkez köyleri” esas olarak 1980 sonları ve 1990 başlarında PKK saldırı ve öldürme eylemleri nedeniyle göç ettirilmiş bulunan köy korucuları için hedeflenmiş gibi görünmektedir. Göç ettirilmiş bulunan köy korucularının normal yaşama dönüş için her türlü hükümet yardımına hakları vardır. Fakat aynı şey, köy koruculuğunu reddettikleri için askerlerce yerlerinden edilen ve sayıları çok daha fazla olan diğer köylüler için de geçerlidir.

 

Valiler, her türlü tazminat haklarından vazgeçtiklerini belirten bir form imzalamayan köylülere geri dönüş izni vermemektedir. Sözkonusu form, ayrıca, devleti göç ettirme eyleminden kaynaklanan cezai sorumluklardan aklayan bir deklarasyon da içermektedir. Valiler ve jandarma komutanları sözkonusu formu imzalamayı reddeden köylülere izin vermemekle kalmamış, kendilerine hakaret ve tehditte bulunmuştur.

 

Köylülerin çoğu yasal yollara başvurma konusunda isteksizler, çünkü lehlerine bir sonuç çıkma olasılığına inanmamaktadırlar. Göç ettirme sürecinin tümünün kayıt dışında tutulmuş olması nedeniyle de dava açmak için bir tutunma noktası bulamamaktadırlar. Mülklerine geri dönemeyeceklerini belirten belgelere sahip olan köylülerin sayısı çok azdır. Bu konuyla ilgili ilginç bir paradoks yaşanmaktadır: çoğu okuma-yazma bilmeyen ve göç ettirilmiş köylüler yargı ve hükümet dairelerine yazılı dilekçeler verirken, devlet bürokrasisi şifahi yöntemi tercih etmektedir. Yerel yöneticiler geri dönüş iznini verip vermediklerini sözlü olarak belirtmektedir. Böylece, daha sonra mahkemeye intikal edebilecek tasarrufların varlığını gizleyebilmektedirler.

 

Ayrıca, köylüler dava açmanın güvenlik güçlerinin karşıtlığını arttırmasından ve böylece evlerine geri dönüş hedefini uzaklaştırmasından endişe etmektedirler. Hukuk yoluna başvuran az sayıda köylünün uğradığı baskı ve şiddet uygulamaları bu türden endişeleri haklı çıkarmaktadır. Bizlere bilgi veren kişilerin çoğu, ancak kimliklerinin saklı tutulması koşuluyla İnsan Hakları İzleme Komitesi’yle görüşeceklerini belirtmiştir.

 

Özet olarak, Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi, Birleşmiş Milletler’in Ülke İçinde Zorunlu Göç Ettirme Konusunda Yol Gösterici İlkeleri’nce içerilen ve ülke içinde zorla göç ettirilen kişilerle ilgili standartların çok altında kalmıştır. Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesininamaçlarıyla ilgili olarak çok kötümser tahminler yapılmaktadır. Bir çok köylü, geri dönüşün hiç bir şekilde gerçekleşmemesi doğrultusunda yetkililerin halihazırda karar vermiş olduklarına inanmaktadır. Ordu ve hükümetin güneydoğuyla ilgili bir ana plan hazırladığı doğrudur, ancak bu planın içeriği gizlidir. Köylüler, uygulansa bile, Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesininmerkezileşmis ve jandarmaca korunmuş bir köy koruculuğu ağı oluşturacağından ve bunların çevresindeki kırsal alanın aşağı yukarı boş bırakılacağından kuşku duymaktadır. Hükümet açısından, bu tür bir çözüm hem daha kolay denetime olanak verecek hem de sürekli olarak başağrısı yaratan Kürt kesiminin metropoliten merkezlerde tutulmasına ve göçmenliklerinin ikinci on yılına girildiği bu aşamadan sonra kendilerine özgü dil ve kültür özelliklerini kaybetmelerine neden olacaktır.

 

İnsan Hakları İzleme Komitesi, PKK’yla çatışma sürecinde çoğu zaman hükümet güçlerince yerlerinden edilen yüzbinlerce Türk vatandaşının geri dönüşünü ve yeniden yerleştirilmesini kolaylaştıracak işlemlere daha büyük bir ivedilik kazandırması için Türk hükümetine çağrı yapmaktadır. Türk hükümeti, geri dönüş projelerini Birleşmiş Milletler’in Ülke İçinde Zorunlu Göç Ettirme Konusunda Yol Gösterici İlkeleri’ne uyumlu olarak uygulamalıdır. Bu ilkeler, ülke içinde göç ettirilen kişilere danışmaya ve ilgili insani hak örgütlerinin sürece erişim hakkına vurgu yapmaktadır.

 

Türk hükümeti, mevcut geri dönüş programı uygulamalarına hükümetlerarası uzman örgütlerinin katılımını engellemiştir. Gerçekte, sözkonusu program o denli kötü hazırlanmış ki, birkaç uluslararası örgüt özellikle bu programa katılmaktan çekinmektedir. Fakat tutarlı bir programın uluslararası destek – ve daha önemlisi – finansman bulması ciddi bir olasılıktır. Dünya’daki benzer catışma-sonrası durumlarında, özellikle komşu Balkanlar’da, göç ettirilen nüfus yeniden inşa sürecinde ciddi miktarda maddi yardım elde etmiştir. Bu yardım, Avrupa Komisyonu, Dünya Bankası, Avrupa Kalkınma ve Yeniden İnşa Bankası, Avrupa Yatırım Bankası ve diğer yardım kuruluşlarından elde edilmiştir. Türk hükümetinin ayak diremesi, güneydoğudaki yoksul köylülerin hakettikleri uluslararası yardımı almalarının önündeki en büyük engeldir.

 

Türk hükümeti, göc ettirilenlerin temsilcilerinin ve göç ettirilme konusunda uzmanlık ve ilgi sahibi olan ve Birleşmiş Milletler Göçmenler Yüksek Komisyonu (BMGYK -UNHCR), Birleşmiş Milletler Kalınma Programı (BMKP - UNDP), Kızıl Haç Uluslarararası Komitesi (KH/KAUK - ICRC) ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü (AGİÖ - OSCE) gibi örgütleri içeren hükümetdışı ve uluslararası örgütlerin de katılacağı bir forum toplayarak yeni bir yönelim içine girme konusundaki istekliliğini gösterebilir.

 


ONERİLER

 

Türk hükümeti’ne öneriler

1984-99 senelerinde, PKK saldırıları güneydoğu’da önemli sayıda köylüyü zorunlu göçe zorlamıştır. Bununla birlikte, büyük sayıda belge ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları nüfus hareketlerinin büyük çoğunluğunun sorumlusunun Türk devleti olduğuna ve bu politikanın önemli miktarda şiddetle uygulandığına işaret etmektedir.

 

Türk hükümeti şimdi şunları yapmalıdır:

 

·         Geri dönen topluluklarının ve geri dönmeyenlerin kanıtlanabilir listeleri dahil olmak üzere, geri dönüşle ilgili gelişmeler hakkında kapsamlı bilgi yayınlanmalıdır.

 

·         Dönüşe açık veya geçici olarak kapalı köylerin adları, proje amaç ve hedefleri, geri donüşten sorumlu hükümet organları, bütçeler ve gelişmelerle ilgili bilgiler dahil olmak üzere, geri dönüş programları hakkında ayrıntılı bilgi yayınlanmalıdır.

 

·         Ülke içinde göç ettirilmiş kişilerin geri dönüşünü uygulayacak uzman bir hükümet kuruluşu oluşturulmalıdır.

 

·         Uygun uzmanlığa sahip hükümetdışı, hükümet ve hükümetlerarası örgüt temsilcileri ve göç ettirilen köylü temsilcilerinin katılımıyla bir forum oluşturulmalıdır. Forum, ülke içinde zorla göç ettirilmiş kişilerin evlerine güven içinde ve onurlu bir şekilde dönmelerine ve geçim uğraşlarını başlatmalarına olanak verecek bir plan geliştirmelidir. Tüm geri dönüş programları BM’nin Ülke İçinde Zorunlu Olarak Göç Ettirilme Konusunda Yolgösterici İlkeleri’yle uyumlu olmalı ve ülke içinde göç ettirilmiş toplulukların haklarına saygı göstermelidir. Bu kuruluş köy korucularının topraklara el koyduğuyla ilgili iddiaları araştırmalı, yerel savcılık makamlarına gerekli ihbarda bulunmalı ve bu tür eylemlere son vermelidir.

 

·         Ülke içinde göç ettirilmiş kişilerin, yeni dönenlerin ve bunlara yardım edenlerin tacizine son verilmelidir.

 

·         Köy koruculuğu sistemine son verilmelidir

 

·         Süregiden silahlı çatışma veya sivil kişilerin yaşamını tehdit edecek temizlenmemiş mayınların varlığı gibi durumlardan kaynaklanan meşru güvenlik nedenleri haricinde, köylülerin evlerine dönmelerine izin verilmelidir.

 

·         Köyler mayınlardan arındırılmalı ve dönüşten önce köylerin mayın ve cephaneden arındırıldığına dair köylülere belgesel kanıt verilmelidir.

 

·         Köy ve yerleşim birimleriyle ilgili altyapı hizmeti, masrafları devlete ait olacak şekilde, en azından yıkım ve boşaltma öncesindeki standartlar düzeyine getirilmelidir.

 

·         Güvenlik nedenleriyle veya mayınlanmış olmaları nedeniyle köylerin girilemez durumda olmaları halinde, geçinme masrafları dahil olmak üzere, göç ettirilen kişilere tazminat ödenmeli ve bu kişilerin sağlık hizmeti, eğitim ve iş olanaklarına sahip olmaları sağlanmalıdır.representatives of nongovernmental, governmental and intergovernmental organizations with relevant expertise, as well as representatives of displaced villagers,

 

·         Tüm güneydoğu bölgesinde hükümetdışı örgütlere, özellikle uluslararası ve ulusal insan hakları örgütlerine giriş olanağı sağlanmalıdır.

 

·         2000 yılı Mayıs ayında Milli Güvenlik Konseyi’nden geçen ve gizli tutulan “Doğu ve Güney-Doğu Eylem Planı” yayınlanmalıdır.

 

·         Daha sonra mahkemede açılacak davalara halel getirmeden, geri dönüş öncesi, süreci ve sonrasında köylülere yapılacak pratik ve mali yardımlarla ilgili geçici bir program hazırlanmalıdır.

 

Göç ettirilme konusunda ilgi sahibi olan ve Birleşmiş Milletler Göçmenler Yüksek Komisyonu (BMGYK -UNHCR), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (BMKP - UNDP), Kızıl Haç/Kızıl Ay Uluslarararası Komitesi (KH/KAUK - ICRC) ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü (AGİÖ - OSCE) gibi hükümetlerarası örgütlere öneriler

·         Yerel ve uluslarararası düzeyde faaliyet gösteren ve konuyla ilgili hükümetdışı ve hükümetlerarası örgüt temsilcileriyle göç ettirilmiş köylü temsilcilerini içeren bir forum oluşturulması için Türk hükümetine çağrı yapılmalıdır. Forum, ülke içinde zorla göç ettirilmiş kişilerin evlerine güven içinde ve onurlu bir şekilde dönmelerine ve geçim uğraşlarını başlatmalarına olanak verecek bir geri dönüş programı geliştirmelidir. Tüm geri dönüş programları BM’nin Ülke İçinde Zorunlu Olarak Göç Ettirilme Konusunda Yolgösterici İlkeleri’yle uyumlu olmalı ve ülke içinde göç ettirilmiş toplulukların haklarına saygı göstermelidir.

 

·         Adil, güvenli ve sürdürülebilir bir geri dönüş programının tasarlanması ve uygulanmasına katkı yapma konusunda bu örgütlerin istekli olduğuna dair Türk hükümetine güven verilmelidir.

 

·         BM’nin Ülke İçinde Zorunlu Olarak Göç Ettirilme Konusunda Yolgösterici İlkeleri’yle uyumlu bir şekilde tasarlanan ve uygulanan programlar için finansman elde edilmesi konusunda Türk hükümetine yardım edilmelidir.

 

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne öneriler

Türk güvenlik güçlerinin güneydoğudaki köylülerin mülklerini tahrip ettiğini belirten kararlardan sonra, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu köylülerin geri dönüşüyle mülklerinin yeniden devredilmesi konusundaki sorumluluğu Bakanlar Komitesi’ne yüklemiştir. Mahkemenin de belirttiği gibi, sözkonusu köy yıkımlarının yaygın bir eylem olması nedeniyle, Bakanlar Komitesi’nin göç ettirilen kişilerin tümüne karşı da sorumlulukları vardır.

 

Bu nedenle, Bakanlar Komitesi:

 

·         1984-1999 yılları arasındaki çatışmanın en zor sorunlarından biri olan ve halen devam eden, yüzbinlerce köylünün güneydoğudan göç ettirilmesi sorununu sürekli bir gündem maddesi yapan bir karar almalı; Avrupa Konseyi Göç, Mülteciler ve Demografi Komitesi’nin Parlamenter Asemblesi önerilerine uygun ve geniş kapsamlı bir geri dönüş programı uygulaması için Türk hükümetine baskı yapmalıdır.

 

·         Yerel ve uluslarararası düzeyde faaliyet gösteren ve konuyla ilgili hükümetdışı ve hükümetlerarası örgüt temsilcileriyle göc ettirilmiş köylü temsilcilerini içeren bir forum oluşturulması için Türk hükümetine çağrı yapmalıdır. Forum, ülke içinde zorla göç ettirilmiş kişilerin evlerine güven içinde ve onurlu bir şekilde dönmelerine ve geçim uğraşlarını başlatmalarına olanak verecek bir geri dönüş programı geliştirmelidir. Tüm geri dönüş programları BM’nin Ülke İçinde Zorunlu Olarak Göç Ettirilme Konusunda Yolgösterici İlkeleri’yle uyumlu olmalı ve ülke içinde göç ettirilmiş toplulukların haklarına saygı göstermelidir.

 

·         Geri dönüş programının denetimini Komite toplantı gündeminin daimi bir maddesi yapmalıdır.

 

·         BM’nin Ülke İçinde Zorunlu Olarak Göç Ettirilme Konusunda Yolgösterici İlkeleri’yle uyumlu ve ülke içinde göç ettirilmiş toplulukların haklarına saygılı programların tasarlanması ve uygulanması için Türk hükümetinin Avrupa Konseyi fonlarından yararlanmasına yardım etmelidir..

 

Dünya Bankası’na öneriler

Dünya Bankası Türkiye’nin Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesine finansman sağlamayı reddetmiştir. Ancak, hükümetin güneydoğuyu da kapsayan başka bir kırsal alan geliştirme projesi olan köykent projesini desteklemeyi düşünmektedir. Dünya Bankası göç ettirmenin meydana geldiği yerlerdeki köykent projelerinin desteklemeyeceğini belirtmiştir.

 

Dünya Bankası:

 

·         Güneydoğuda yer alan ve BM’nin Ülke İçinde Zorunlu Olarak Göç Ettirme Konusunda Yolgösterici İlkelerini ihlal etme olasılığı bulunan köykent projelerini desteklememe politikasını sürdürmelidir.

 

·         Geri dönüş programını BM’nin Ülke İçinde Zorunlu Olarak Göç Ettirme Konusunda Yolgösterici İlkeleriyle uyumlu olacak şekilde yeniden tasarlaması ve Dünya Bankası ile diğer uluslararası kurumların destekleyebileceği programlar geliştirmesi için Türk hükümetini cesaretlendirecek etki kullanmalıdır.

 

·         Bu amaçla, yerel ve uluslarararası düzeyde faaliyet gösteren ve konuyla ilgili hükümetdışı ve hükümetlerarası örgüt temsilcileriyle göc ettirilmiş köylü temsilcilerini içeren bir forum oluşturulması için Türk hükümetine çağrı yapmalıdır. Forum, ülke içinde zorla göç ettirilmiş kişilerin evlerine güven içinde ve onurlu bir şekilde dönmelerine ve geçim uğraşlarını başlatmalarına olanak verecek bir geri dönüş programı geliştirmelidir. Tüm geri dönüş programları BM’nin Ülke İçinde Zorunlu Olarak Göç Ettirilme Konusunda Yolgösterici İlkeleri’yle uyumlu olmalı ve ülke içinde göç ettirilmiş toplulukların haklarına saygı göstermelidir.

 

·         BM’nin Ülke İçinde Zorunlu Olarak Göç Ettirilme Konusunda Yolgösterici İlkeleri’yle uyumlu ve ülke içinde göç ettirilmiş toplulukların haklarına saygılı programların tasarlanması ve uygulanması için Türk hükümetine mali yardım yapmalıdır.

 

 

Avrupa Birliği’ne öneriler

AB’nin Türkiye’nin üyeliğiyle ilgili (kısa vadeli) koşullarından birisi “tüm vatandaşlar için ekonomik, toplumsal ve kültürel fırsatların iyileştirilmesi amacıyla, bölgesel farkların azaltılmasını, özellikle GüneyDoğu’daki durumun iyileştirilmesini öngören kapsamlı bir yaklaşım” ve Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Koruma Konvansiyonu’na uygun reformların uygulanmasıdır. Tüm bunların sonucunda, ülke içinde zorla göç ettirilmiş kişilerin güvenli bir şekilde geri dönüşünü sağlama sorumluluğu gündeme gelmektedir. Bu gereklilik, ülke içinde göç ettirilmiş kişilerden söz eden ve hükümetin verdiği rakamlara atıf ayapan Düzenli Raporlar’da yansıtılmaktadır.

 

AB:

 

·         Türk hükümetinin geri dönüş süreciyle ilgili kanıtlanmamış ve kanıtlanması mümkün olmayan açıklamalarına dayanmamalı, bunun yerine Düzenli Raporlar aracılığıyla bilgi toplamına katkıda bulunmaya yönelik alan çalışmaları yapmak için sahip olduğu üst düzey erişim olanaklarını kullanmalıdır.

 

·         Göç ettirilmiş kişilerin kentlerdeki ve geri dönüş sonrasında kırsal alanlardaki durumlarını yakından gözetlemeli ve sahip olduğu bilgileri diğer hükümetlerarası ve ilgi duyan hükümetdışı ögütlerin bilgileriyle bir araya getirmelidir.

 

·         Yerel ve uluslarararası düzeyde faaliyet gösteren ve konuyla ilgili hükümetdışı ve hükümetlerarası örgüt temsilcileriyle göc ettirilmiş köylü temsilcilerini içeren bir forum oluşturulması için Türk hükümetine çağrı yapmalıdır. Forum, ülke içinde zorla göç ettirilmiş kişilerin evlerine güven içinde ve onurlu bir şekilde dönmelerine ve geçim uğraşlarını başlatmalarına olanak verecek bir geri dönüş programı geliştirmelidir. Tüm geri dönüş programları BM’nin Ülke İçinde Zorunlu Olarak Göç Ettirilme Konusunda Yolgösterici İlkeleri’yle uyumlu olmalı ve ülke içinde göç ettirilmiş toplulukların haklarına saygı göstermelidir.

 

·         Türkiye’nin güneydoğusunda BM’nin Ülke İçinde Zorunlu Olarak Göç Ettirilme Konusunda Yolgösterici İlkeleri’ni ihlal eden geri dönüş projelerine veya bu ilkelerin ihlal edilmesini kolaylaştıran projelere mali destek vermemelidir. 

 

·         BM’nin Ülke İçinde Zorunlu Olarak Göç Ettirilme Konusunda Yolgösterici İlkeleri’yle uyumlu ve ülke içinde göç ettirilmiş toplulukların haklarına saygılı programların tasarlanması ve uygulanması için Türk hükümetine mali yardım yapmalıdır.

 

 

AB üyesi hükümetlere ve ABD hükümetine öneriler

Türkiye’yle güçlü ikili ilişkileri bulunan ve güneydoğunun kalkınması ve yeniden inşasına yönelik yabancı yatırımlara kaynaklık etme olasılığı olan hükümetler:

 

·         Yerel ve uluslarararası düzeyde faaliyet gösteren ve konuyla ilgili hükümetdışı ve hükümetlerarası örgüt temsilcileriyle göc ettirilmiş köylü temsilcilerini içeren bir forum oluşturulması için Türk hükümetine çağrı yapmalıdır. Forum, ülke içinde zorla göç ettirilmiş kişilerin evlerine güven içinde ve onurlu bir şekilde dönmelerine ve geçim uğraşlarını başlatmalarına olanak verecek bir geri dönüş programı geliştirmelidir. Tüm geri dönüş programları BM’nin Ülke İçinde Zorunlu Olarak Göç Ettirilme Konusunda Yolgösterici İlkeleri’yle uyumlu olmalı ve ülke içinde göç ettirilmiş toplulukların haklarına saygı göstermelidir.

 

·         Türkiye’nin güneydoğusunda BM’nin Ülke İçinde Zorunlu Olarak Göç Ettirilme Konusunda Yolgösterici İlkeleri’ni ihlal eden geri dönüş projelerine veya bu ilkelerin ihlal edilmesini kolaylaştıran projelere mali destek vermemelidir.

 

·         BM’nin Ülke İçinde Zorunlu Olarak Göç Ettirilme Konusunda Yolgösterici İlkeleri’yle uyumlu ve ülke içinde göç ettirilmiş toplulukların haklarına saygılı programların tasarlanması ve uygulanması için Türk hükümetine mali yardım yapmalıdır.

 

·         Dışişleri Bakanlığı’nın insan hakları uygulamalarıyla ilgili yıllık raporlarında, ABD hükümeti Türk hükümetinin geri dönüş süreciyle ilgili kanıtlanmamış ve kanıtlanması mümkün olmayan açıklamalarına dayanmamalı, bunun yerine bilgi toplamına katkıda bulunmaya yönelik alan çalışmaları yapmak için sahip olduğu üst düzey erişim olanaklarını kullanmalıdır.

 


Göç ettirilmiş ve yüzüstü bırakılmış

 

 

Biz Siirt Pervari G köyü halkındanızç Köyümüze yakın bir yerde PKKlılar ve askerler çatıştılar. Bul olaydan sonra  Pervari K köyünde görevli binbaşının emri üzerine askerler maddi varlıklarımız tutuşturmaya başladılar. Görevli binbaşının emri üzerine askerler maddi varlıklarımızı tutuşturmaya başladılar. Köylü kadınlar onlara müdahale ettiler. Askerler onları fırlatıp attılar. Yakılan varlıklarımız: beş binin üzerinde kavak ağacı, dört tondan fazla buğday, köyün etrafındaki bütün ormanlık alan, köylülerin otlarıyla birlikteö yirmıden fazla ahır. Şimdi köyü boşalmış durumda, bütün evlerin yakılacağını adımız gibi biliyoruz. … . Köyün  dışına çıkar[ıl]dığımız an hayvanlarimiz askerler tarafindan taranıyordu.  Bitişikteki M köyünün arılarını dahi kovanlarıyla birlikte yaktılar. .... . Önümüze iki seçenek koymuşlardı. Ya korucu olup ölecektik. Ya terk ve açlık. ... . Biz nerelerde nasıl barınacağız? ... Çocuklarımızı neyle doyuracağız?Bizlere gereken yardımının yapılmasını ve durumumuzun göz önüne alınmasını saygılarımızla arz ederiz.

 —Mehmet M’nın 12 Şubat 1991 tarihli dilekçesinden. Dilekçe, Siirt Valiliğine, Olağanüstü Hal Bölge Valiliğine, Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu’na, Başbakanlık Makamına, Cumhubaşkanlığı Makamına, basına, İnsan Hakları Derneği’ne, İnsan Hakları İzleme Komitesi’ne, Uluslararası Af Örgütü’ne ve siyasi parti başkanlarına iletilmiştir.

 

Bizler Eruh ilçesine bağlı L köyü halkındanız. Köyümüz yirmi iki haneden ibaret olup, gelir düzeyi yüksek olan bir yerleşim birimidir. …. Ancak köyden çıkarılmamız nedeniyle sıkıntı vaziyetine düşmüş, aç, çıplak evsiz perişan bir durumdayız. Bilemiyoruz bizim bu durumumuz kimleri memnun edebilir? Bizim uzmanlık alanımız tarım ve bağcılık, bilmediğimiz görmediğimiz yerleşim birimlerinde ne iş yapabiliriz? Ucuz işçilik ve sefillikle yüzyüzeyiz. Köylerin boşalması ve şehir merkezlerinin dolması sonucu zaten iş de bulamıyoruz. Köyümüzdeki mal varlığımıza sahip çıkmak ve yaşantımızı eskisi gibi sürdürmek için yaptığımız bütün başvurular bir sonuç doğurmadı. Defalarca üst birimlere başvurduk. Başbakanlık Halkla İlişkiler Daire Başkanlığı’nının dilekçe[miz]e verdiği cevapta Siirt valiliğine durumu iletildiği belirtilmekte. Valiliğin tarafımıza bilgi vereceği yazılmış. Buna rağmen bugüne kadar tarafımıza bir şey iletimedi.

 

Köyümüze dönmediğimiz takdirde mal varlıklarımız başkaları tarafından talan edilecek. Ya tekrar köye dönmemiz için gereken izin verilmeli yada uğradığımız maddi zarar karşılanmalı. H köyünün karakolunda görevli askeri birimler bize, “Köye dönemezsiniz. Dönmek için belge getirin. Belge getirmediğiniz takdirde, bize emir gelmiş sizleri öldüreceğiz. Nereye giderseniz gidin. Bizleri ilgilendirmez.”

—Abdulkadir A’nin tarihsiz dilekçesinden. Dilekçe Savcılık Makamına, yöre milletvekillerine, elçiliklere, Başbakanlık Makamına, Cumhurbaşkanlığı Makamına, yerli ve yabancı basına, İnsan Hakları Derneği’ne, Helsinki İzleme Komitesi’ne, Uluslararası Af örgütü’ne ve siyasi parti başkanlarına iletilmiştir.

 

1990 yılında Siirt’teki bir avukat bir faks makinesi satın alır ve savcılık makamlarına, Türk hükümeti yetkililerine ve Helsinki İzleme Komitesi (şimdiki İnsan Hakları İzleme Komitesi) dahil dış dünyaya düzinelerce dilekçe göndermeye başlar. Dilekçeler, evleri yakılıp yerlerinden edilen kişilerin durumuyla ilgiliydi. Bu dilekçeler göç ettirme olayının hala belirgin olan özelliklerini yansıtan çok sayıda detaya değiniyordu: köylülerin kentlerde çektikleri sıkıntılar, yetkililerin şikayetlerine yanıt vermemeleri, köy topraklarının yağmalanması, ve geri dönüş özlemleri. On yıl sonra, Temmuz 2001’de, yukarıdaki iki dilekçenin sahipleri, hala yurtlarından kopartılmış ve yoksulluk içinde yaşar şekilde, İnsan Hakları Derneği Siirt şubesinde İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin bir temsilcisiyle görüştü. Yetkililerin baskılarından duydukları korku nedeniyle, adlarının ve köylerinin hiç bir yayında açığa vurulmamasını istediler. Görüşme sırasında, polis dernek binasını gözetliyordu. Ayrıca, binaya girip dernek personelini sorguya çekti.

 

L köyunden Abdulkadir A[1] köyüne dönmek için ilk dilekçesini verdikten sonra polis karakoluna çagrılmış ve polişce azarlanmıştır. “Korkuyordum, ama bir yıl boyunca yetkililere başvurmaya devam ettim. Tekrar tekrar valiye ve askerlere gittim. Bana, köy korucusu olarak silahlanacak yirmi kişi bulmadan dönemeyeceğimi söylediler.” Üç kez köye gidip yerleşmeye çalıştı, ama her seferinde köyden atıldı. “Komşu köyden olan korucuların topraklarımızda gözü vardı. Hakkımızda sürekli şikayetler yapıyor, PKK[2] militanlarının bizi ziyaret ettiklerini belirtiyorlardı.”[3] En sonunda, 1995 yılında, askerler en geç yedi gün içinde köyü terketmesini söylediler. Köy yakılacaktı. Siirt’e gitmek üzere ayrıldı ve köy tahrip edildi.

 

Kendisi halen biri özürlü olan sekiz çocuğuyla birlikte Siirt’te iki odalı bir evde yaşamaktadır. Özürlülük yardımı ve kent belediyesinin verdiği yakıt ve yiyecek yardımlarıyla geçinmektedir. Kent belediyesi halihazırda büyük ölçüde Kürt uyesi bulunan Halkın Demokrası Partisi’nce (HADEP’çe) yönetilmektedir. Abdulkadir A İnsan Hakları İzleme Komitesi’ne şunları anlattı: “Köyde tarlalarım vardı, ancak tarlaları korucular kullanıyor. Toprağımın tapusu var, ama mahkemede dava açmaya korkuyorum.” Komşu köyden olan korucuların şikayeti üzerine, 1990’da tutuklanmış ve işkence görmüştür. Aynı deneyi bir daha yaşamak istemiyor. “Köy korucuları dava açmazsam toprağımın bir kısmını kullanmama izin vereceklerini söylediler.”

 

Sözde sorunlarına çözüm getirecek hükümet programı olan Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi’nden haberi yok. Köyünden iki kişi dönüşle ilgili bilgi almak için kaymakama başvurmuş, ama kaymakam onlara “emir gelinceye kadar dönemeyeceklerini” söylemiş. Kaymakam kendisine yazılı herhangi bir şey vermemiştir.

 

G köyünden Mehmet M[4] de resmi ve yasal kanalları kullanmaya çalışmış, ama başarısız kalmış. 1990 senesindeö kendisi ve eşi, sekiz çocuktan en küçük olanlarını eşek sırtındaki torbalara koyup yanmakta olan köyü bırakır ve Şırnak’a doğru yola çıkarlar. Bir günlük yürüyüş. Köyünü yakan askerlerin araçlarının plakalarını not etmiş ve savcılığa şikayette bulunmuş. Herhangi bir yanıt alamamış. “Belki de savcı dava açmama kararı almış. Bilmiyoruz.”[5] Eşi yakın geçmişte vefat etti. Şimdi Van’da kullanıma uygun olamayan bir yerde kurduğu bir evde yaşıyor. Ailenin geri kalan kısmı, esas olarak İstanbul’da inşaat işlerinde çalısan en büyük oğlunun gönderdiği parayla yoksul bir yaşam sürüyor. “Doğru dürüst yemek yiyemiyoruz. Doktora gidemiyoruz.”[6] Köye dönmeyi olanaklı kılacak resmi izni dört gözle bekliyor. Bunun için tekrar tekrar dilekçe vermiş. İnsan Hakları İzleme Komitesi’ne Nisan 2000’de İçişleri Bakanlığına yaptığı başvuruyu gösterdi. Başvuruya herhangi bir yanıt almamış.

 

 

Yakılma

 

Bosna’da gördüğünuz zorunlu göç ile burada olan arasında büyük bir fark var. Bizim zorunlu göçümüzü kimse görmedi. Olayı etkin bir şekilde izleyecek kimse de yoktu. Basın ve televizyonun izleme izni yoktu. Bu yüzden kamuoyu baskısı gelişmedi.

—Necdet İpekyüz, Diyarbakır Tabipler Birliği, 25 Haziran 2001.

 

Güvenlik güçleri PKK saldırılarına karşı mücadele etmek için 1980 ve 1990’larda köylüleri zorla göç ettirdi. 1978’de lideri Abdullah Öcalan tarafından Diyarbakır’da kurulan PKK, üyelerini ve lojistik desteğini yerel köylülerden sağladı. Kuruluşunun ilk yıllarında, PKK ana olarak rakip solcu ve Kürt örgütlerle çatıştı. 1984 Ağustos’unda, 1920’lerden beri kapalı bir askeri bölge olan ve esas olarak Kürtlerin yaşadığı bir bölge olan güneydoğuda bulunan Siirt’in Eruh ilçesinde bir jandarma karakoluna saldırı düzenledi. PKK eylemlerini arttırırken jandarma (İçişleri Bakanlığı’nın emrinde polis görevi yapan askerler) köy baskınları ve kitlesel gözaltılarla yanıt vermeye başladı. Gözaltılar standart olarak dayak, elektrik şoku, cinsel saldırı ve yiyecek-içecek vermeme dahil işkence anlamına geliyordu. 1980-2000 arasında gözaltında ölen beşyüz kişinin çoğu jandarma veya polis karakollarında gözaltında bulunan köylülerdi. Güvenlik güçlerinin baskıcı yöntemleri daha çok gencin PKK’ya katılmasıyla sonuçlandı. Birkaç yıl içinde önemli bir güç haline geldi ve 1984-1999 arasında 30.000’den fazla üye topladı.

 

Türk güvenlik güçleri izlemekte oldukları silahlı militanları sözde korumakla yükümlü oldukları sivil halktan ayırmadı. Bu insanların bir kısmının isteyerek veya istemeyerek militanları desteklediğini ve onları sakladığını biliyordu. Hükümet, dünyanın başka yerlerinde benzeri muhaliflerle karşı karşıya gelen diğer hükümetlerin başvurduğu yola başvurdu: halkın militanlara karşı silahlanmasını ve böylece devlete sadakatini göstermesini istedi. 1987’den sonra, kırsal kesimdeki halkın “geçici köy korucuları” oluşturmak için yeterli sayıda insan vermesi gerekiyordu. Bu güç yerel jandarma karakollarınca silahlanacak, ödenecek ve denetlenecekti. Halkın köy koruculuğu sistemine katılmayı reddetme olanağı vardı, ama böylesi bir tutumdan sonra güvenlik güçleri onları PKK sempatizanı olarak görmeye başlayacaktı. Sisteme katılmayı kararlaştıran köyler, komşu köylerin katılmamasına kızıyorlardı cünkü bu durum onları PKK saldırılarına karşı açık bırakıyordu. Köy korucuları iyi silahlanmıştı, ancak resmi bir emir-komuta zincirleri ve kendilerini tanıtacak resmi üniformaları yoktu. Aşiret bağlarının güçlü olduğu bölgelerde, aşiret liderleri korucuları kendi üstünlüklerini sağlamlaştıracak özel bir ordu olarak kullandı.

 

Buna yanıt olarak PKK köy koruculuğu sistemine katılan Kürtleri hain ilan etti. Yakaladığı köy korucularını ‘idam’ etti. PKK ayrıca köy korucularının catışmada taraf olmayan aile üyelerini – kadın ve çocuklar dahil -  katletti. Bu tür eylemlerden sonra PKK dağlara çekilip ortadan kaybolunca, devletin karşıt operasyonları genellikle korucu olmayan köylülerin yaşadığı köyleri basmak ve sakinlerini toplamak biçimini alıyordu. Amaç, PKK’nın hareketleri hakkında bilgi toplamaktı. Ama kimi zaman hükümet güçleri PKK saldırılarına ve eylemlerine karşı misilleme şeklinde katliamlar da düzenledi.

 

Köylüler korkutucu bir ikilemle karşı karşıyaydı. Köy korucusu olup PKK saldırıları ya da koruculuğu rededip devlet baskısı tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirlerdi. Birçok kişi varını yoğunu toplayıp şehre yöneldi. Köylerde kalanlar yaşamın her geçen ay daha tehlikeli olmaya başladığına tanık oldu. Köylüler şehrilerden az miktarda yiyecek getirsin diye, jandarma yiyecek ambargoları koydu. Yol boyunca kurulan kontrol noktalarında el konulması nedeniyle, köye ulaşan yiyecek miktarları azalıyordu. Sürülerini bir yerden ötekine götüren çobanların PKK’ya bilgi ve yiyecek sağlamasını önlemek için, “otlatma yasakları” kondu. Jandarma uzak ve yüksek yerlerde yakaladıkları çobanları sorguya çekti, zaman zaman da sorgusuz bir şekilde infaz etti.

 

1991’deki seçimle başa geçen Doğru Yol hükümeti Başbakan Süleyman Demirel’in başbakanlığında güneydoğudaki gerilimi yapıcı yöntemlerle çözme doğrultusunda bazı adımlar attı. “Kürt gerçeğini” kabul edeceklerini belirtti. O yılın sonlarına doğru, Lice’de ve Kulp’ta yer alan iki sivil gösterideki katliamlar ve PKK’nın aynı derecede kanlı saldırıları makul bir politikaya doğru atılan adımlara son verdi. Demirel’in halefi ve Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olan Tansu Çiller politika alanına yeni adım atıyordu. Politikadaki deneyim eksikliği ve bölünmeye açık partisini ve hükümetini ayakta tutma kaygısı nedeniyle, PKK’yla istedikleri gibi uğraşmaları için orduya ve polise tam bir serbestlik verir gibi göründü. Güvenlik güçleri, PKK militanlarını ve işbirlikçilerini kanıt toplama ve mahkemeye çıkarma derdiyle uğraşmadan elimine etmeye karar verdi. 1991-1994 arasında sokak katilleri Kürt siyasi liderlerini, insan hakları eylemcilerini ve gazetecileri hedef alarak binden fazla insanı öldürdü.

 

Çıplak kanunsuzluğa başvurma jandarmanın kırsal alandaki yöntemlerine de yansıyordu. Mao Zedung’un deyimiyle, silahlı PKK üyeleri “halk denizinde yüzen balıklar” gibi silahlı gerilla taktikleri kullanıyordu. Güvenlik güçleri, “denizi kurutmak” şeklindeki anti-gerilla taktikleri kullanmaya başladı. Köy koruculuğu sistemine katılmayı reddeden köy ve yerleşim birimlerini basitçe tehdit edip korkutmak yerine, yola girmeyen yerleşim birimlerini sistemli bir şekilde imha etmeye başladılar.

 

Helikopterler, zırhlı araçlar, askerler ve köy korucuları tek tek köyleri sardı. Depolanmış ürünleri, tarım aletlerini, ürünleri, meyve bahçelerini, ormanları ve hayvanları yaktılar. Çoğu zaman içerideki malları almaya izin vermeden evleri ateşe verdiler. Bu tür operasyonlar sırasında, güvenlik güçleri sık sık köylüleri suistimal ediyor, onları utandıracak davranışlarda bulunuyor, mal ve paralarını çalıyor ve onlara işkence ve kötü muamele ediyordu. Sonra onları evlerinden uzaktaki yollara sürüyorlardı. Bu dönemde çok sayıda “ortadan kaybolma” ve yargısız infaz meydana geldi. 1994 yılına kadar, 3.000’den fazla köy hemen hemen haritadan silindi ve çeyrek milyon köylü evsiz bırakıldı. Kaybolmaların büyük çoğunluğu olağanüstü hal bölgesinde yer alan on güneydoğu ilinde meydana geliyordu.[7]

 

Türk hükümeti köy boşaltma ve köyden atılma eylemlerini tümden inkar etti ve güvenlik güçlerinin suistimallerini gizlemek için yalan söyledi. Bir-iki siyasetçi, siyasi kariyerini tehlikeye atarak köy yıkımlarına karşı konuştu, ama Meclis yakma eylemlerini durduramadı. Ülke içinde göç ettirilen kişiler aralıksız dilekçe eylemleriyle siyasi ve adli çarkı harekete geçirmeye çalıştı, fakat tüm çabaları boşunaydı. 26 Ekim 1994’te Başbakan Tansu Çiller Tünceli’nin Ovacık bölgesindeki on köyün muhtarını kabul etmişti. Askerlerin köylerini yaktıklarını ve helikopterlerin operasyonu desteklediklerini söylediler. Ancak gönüllü körlük artık hükümet politikasıydı. Başbakan onlara şunu söyledi: “Devletin köy yaktığını gözümle görsem bile inanmam. Her gördüğünüz helikopteri bizim sanmayın. PKK helikopteri olabilir. Hatta Rus, Afgan veya Ermeni helikopteri de olabilir.”[8] Başka bir muhtar, Diyarbakır’ın Akçayurt koyü muhtarı Mehmet Gürkan 7 Temmuz 1994 tarihinde köyden atıldı. Yaptığı basın toplantısında, televizyon muhabirlerine köylerini PKK’nın yaktığını söylemek için jandarmanın kendisine işkence yaptığını söyledi. Gerçekte Akçayurt’u yakanların jandarma olduğunu belirtti. Bir ay sonra köye döndüğünde, bir görgü tanığı askerlerce tutuklandığını ve bir helikopterle götürüldüğünü gördü. Muhtar ondan sonra tekrar görülmedi.[9]

 

Güvenlik güçleri uzak ve haberleşmenin yetersiz olduğu bölgelerdeki köyleri yakıyordu. Bu nedenle, birçok suistimal haber olamıyordu. Yerel toplum liderlerinin ulusal ve uluslararası örgütlere başvurma deneyimi yoktu. Ancak, az sayıda avukat, göç ettirilmiş, okuma yazma bilmeyen ve dilekçelerine parmak basmak zorunda olan köylülerin şikayetlerini kaydederek bu şikayetleri Birleşmiş Milletler’e (BM’ye), Avrupa Birliği’ne (AB’ye), ve Avrupa Konseyi’ne faksla iletiyordu. Hükümetdışı Türk ve yabancı örgütler neler olup bittiğinin farkındaydı, ancak aynı zamanda yargısız infaz, ‘ortadan kaybolma’ ve göz altında ölüm olaylarıyla başa çıkmaya çalışıyordu. Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Komitesi yapılan yıkımları bildirdiler ve diğer hükumetler nezdinde girişimlerde bulundular.[10] Ancak uluslararası camiadan eleştirel sesler yükselmedi. Bunun bir nedeni, sözkonusu suistimallerin PKK saldırıları ve PKK üyelerinin işledikleri suistimallerden oluşan bir arka planı olmasıydı.

 

Türk hakim ve savcılar, yaşanan gerçekliğin saklanmasında üzerlerine düşen görevi yerine getirdiler. Köy yakma kampanyasını haber yapan gazetelere karşı dava furyası açtı. 1994 Nisan’ında Türkiye’deki İnsan Hakları Derneğı (İHD) zorunlu göç ettirmeyle ilgili kapsamlı bir inceleme yayınladı. Yakılan Köylerden Bir Kesit başlığını taşıyan çalışmaya el konuldu ve İHD Başkanı Akın Birdal Ankara Terörle Mücadele Yasası uyarınca Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde “bölücü propaganda” yapma iddiasıyla yargılandı.

 

Millet Meclisi, göç ettirilen köylülerden akın akın helinde gelen dilekçelere yanıt vermede yavaş davrandı. Milletvekillerinin olayı ele almalarını engelleyen etmenlerden birisi basındı. Diğeri ise, sertlik yanlısı milletvekillerinin güvenlik güçlerine yönelik her türlü sorgulamayı ihanete varan PKK propagandası olarak damgalamaya hazır olmasıydı. Nisan 1995’te Faili Meçhul Cinayetlerle ilgili Meclis Komisyonu  köy koruculuğu sistemini “toplumsal çelişkiye yapılan bir yatırım” olarak nitelemiş ve köy korucularının öldürme ve haraç dahil yasadışı eylemlerde bulunduğunu doğrulamıştır. Buna karşın, Komisyonun bulguları göz ardı edilmiş ve koruculuk sistemi aynen devam etmiştir.  3 Haziran 1997’de kurulan İç Göç Komisyonu’na kadar, Meclis ülke içinde zorla göç ettirilme olayını doğru dürüst bir şekilde ele almadı. Komisyon önceleri göçün kentler üzerindeki etkisini ele almak için kurulmuştu. Yetkisinin güneydoğu’daki suistimalleri de kapsamak üzere genişletilmesi ancak zorlu bir uğraş sonucu mümkün oldu. 14 Ocak 1998 tarihinde, Komisyon Meclis’e 170 sayfalık bir rapor sundu. Ulusal hassasiyetleri rencide etmemek için, rapor diplomatik bir üslupla yazılmış ve dikkatle dengelenmişti. Buna karşın, karabasanı açık bir şekilde kayda geçirmiş oldu. Belki de en önemli katkısı, olağanüstü hal bölge valisinden köy yıkımlarıyla ilgili resmi bir rakam koparmayı başarmasıydı. Buna göre, 820 köy ve 2.345 küçük yerleşim biriminden toplam olarak 378.335 kişi göç ettirilmiştir.[11] Raporun önerileri büyük ölçüde ihmal edilmiştir.

 

 

Türk yasaları, uluslararası insan hakları hukuku ve insani hukuk ve standartlar çerçevesinde zorunlu göç ettirilme

 

Türk hükümetinin izlediği sivil halkı zorla göç ettirme politikası yerli hukuka aykırıydı ve uluslararası insani hukuk kurallarını ihlal ediyordu. Hükümet, ülke içinde zorla göç ettirilmiş kişilere karşı sorumluluklarını ve bu kişileri tazmin etme sorumluluğunu uluslararası standartlara aykırı bir şekilde ihmal etmeye devam ediyor.

 

Göç ettirme eylemlerinin çoğunluğu olağanüstü hal altında bulunan illerde meydana gelmiştir. Türk yasaları olağanüstü hal koşullarında devlet görevlilerinin nüfus intikalleri yapmasına izin vermektedir. Ancak, aynı zamanda, aynı yetkililere yeniden konutlandırma ve mali destek sağlama sorumlulukları da yükümlemektedir. Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’ni düzenleyen kararname açıkça şu hükmü içermektedir:[12] “Olağanüstü Hal Bölge Valisinin gerekli gördüğü durumlarda ve güvenlik nedenleriyle, köyler ve mezralar geçici veya sürekli olarak boşaltılabilir, birleştirilebilir veya nüfus başka bir yerde yeniden yerleştirilebilir. Valinin inisiyatifine bağlı olarak ve bu amaçlarla, bu tür yerlerde istimlak yapılabilir. Güvenlik nedeniyle köyleri boşaltılan kişiler isterse yeniden konutlandırılabilir ve bu kişilere mali destek sağlanmalıdır. … Bu yetkiler tamamen Olağanüstü Hal Bölge Valisine aittir.”[13] Uygulamada, güvenlik güçleri bu resmi yetki ve sorumlulukları hemen her zaman görmezlikten geldiler ve köylüleri keyfi bir şekilde köylerinden sürmeyi ve müklerini tahrip etmeyi yeğlediler. Bu uygulama yasa dışıydı. Türk Ceza Yasasına göre, bir kişinin şiddet veya tehditle bir eyleme zorlanması (madde 188), tehdit edilmesi (madde 191), evinin yasal olmayan bir şekilde aranması (madde 193 ve 194), insan hayatını tehlikeye atacak şekilde kundaklama yapılması (madde 369, 370, 371, 372 ve 382) veya bir kişinin mülküne zarar verilmesi suçtur.

 

Uluslararası insan hakları hukuku ve insani hukuk hükümetlerin nüfus intikalleri yapmasına kesin sınırlar koymakta, kullanılan yöntemlerle ilgili sert koşullar getirmekte, bakım sorumluluğunu intikal eylemini yapan yetkililere yüklemektedir. Ayrıca, göç ettirilen kişilere tazminat verilmesi ve zarar ve ziyanların ödenmesi konularında açık yasal teammüler vardır.

 

1984-99 yılları arasında güneydoğu Türkiye’de yer alan çatışma, savaş yasaları olarak da bilinen uluslararası insani hukuk uyarınca uluslararası-olmayan (içsel) çatışma olarak değerlendirilebilecek derecede yoğundu. Silahlı iç çatışmalarda sivillerin ve bunların mülkiyetinin korunmasıyla ilgili hükümler 1949 tarihli Cenevre Konvansiyonlarının 3 numaralı Ortak Maddesinde[14] ve Cenevre Konvansiyonlarının 1977 tarihli Ikinci Ek Protokolünde (Protokol I) [15] yer almaktadır. Türkiye 1949 tarihli Cenevre Konvansiyonlarını imzalamış ancak Protokol I’yi imzalamamıştır. Bununla birlikte, Protokol I’nin büyük bir bölümü geleneksel uluslararası hukuk hükümleri içermektedir. Bu nedenle tüm devletler ve silahlı muhalefet grupları üzerinde bağlayıcı bir özelliği vardır. Protokol I şu hükme yer vermektedir: ilgili sivil nüfusun güvenligı veya zorunlu askeri nedenler gerekli kılmadıkça, “sivil nüfusun göç ettririlmesi için emir verilmeycektir.” [16] Kızıl Haç/Kızıl Ay Uluslararası Komitesi (KH/KAUK), Ek Protokoller üzerinde yaptığı yorumda sü görüşler yer almaktadır: “zorunlu askeri nedenler siyasi amaçlarla meşrulaştırılamaz. Örneğin, muhalif bir etnik grup üzerinde daha etkin kontrol kurmak için nüfüsun göç ettirilmesi yasaktır.” [17] Yasal bir nüfus transferi söz konusu olursa, ülke içinde göç ettirilmiş kişilerin barınak, hijyen, sağlık, güvenlik ve beslenme olanaklarına sahip olmasını temin etmek için, Protkol I yetkililerin “her türlü önlemi almasını” gerekli kılmaktadır. [18]

 

Türkiye Sivil ve Siyasal Haklar Uluslararası Anlaşması’nın 12nci Maddesini 2000 yılında imzalamıştır. Bu madde herkesin “dolaşım özgürlüğüne ve ikamet yerini seçme özgürlüğüne” sahip olduğunu hükme bağlamaktadır. [19] Kişinin ikamet yerini seçme özgürlüğü göç ettirilmeme hakkını da içermektedir.[20]  Dolaşım ve ikamet yerini seçme özgürlüklerine getirilecek kısıtlamalara ancak bu tür kısıtlamalar yasayla düzenlendiğinde ve “ulusal güvenlik, kamu düzeni, kamu sağlığı veya ahlakı ya da başkalarının hak ve özgürlükleri”nedenleriyle gündeme getirildiğinde izin verilmektedir. Bu tür kısıtlamalar IÇPR’ca tanınan diğer haklarla uyumlu olmalıdır.

 

Birçok BM kuruluşu bu hakkı daha da açıklığa kavuşturmuştur. BM Insan Hakları Komisyonu’na bağlı Azınlıkların Korunması ve Azınlıklara Yönelik Ayırımcılığın Önlenmesi Alt-Komisyonu, 1997’de aldığı bir kararla “kişilerin kendi evlerinde, kendi topraklarında ve kendi ülkelerinde kalma hakkını” teyit etmiştir. Ayrıca, “uluslararası hukuk standartlarını ihlal eden … tüm zorla göç ettirme [ve] nüfus transferi uygulamalarına hemen son vermeleri” için hükümetlere çağrıda bulunmuştur.

 

1997’de alınan diğer bir kararda, Alt-Komisyon “insanların keyfi bir şekilde … evlerinden, topraklarından veya toplumlarında atılmamaları” hakkını teyit etmiştir. Alt-Komisyon insanların evlerinden ve topraklarından “zora dayalı ve gönüllü olmayan bir şekilde atılmalarının evsizliği arttırma ve yetersiz konut ve yaşama koşulları yaratma” sonuçlarına yol açacağını not etmektedir. [21] Ayrıca, boşaltmanın haklı olabilmesi için uygulamanın keyfi olmaması, uygun koruma önlemlerine dayalı yasal prosedürlere dayanması gerektiğini de not etmektedir. Tekil durumları yeteri kadar göz önüne almayan yaygın göç ettirme eylemleri uygulamanın keyfi olduğunun varsayılmasına neden olabilir.

 

Cenevre Konvasiyonları’nın ortak 3cü maddesinde, uluslararası olmayan silahlı çatışmalarda sivil halkın korunması konusunda tüm tarafları bağlayan hükümler vardır. 3cü maddeyi geliştiren ve destekleyen I. Protocol, “ilgili sivil halkın güvenliği veya acil askeri nedenler hariç” sivil halkın göç ettirilmesini açıkça yasaklamaktadır.[22] Belirtilen durumlarda bile, ülke içinde göç ettirilmiş kişilere konut, hijyen, sağlık, güvenlik ve gıda sağlanması için yetkililerin her türlü onlemi almasını zorunlu kılmaktadır.

 

Birleşmiş Milletlerin Ülke İçinde Zorunlu Göç Ettirme Konusunda Yolgösterici İlkeleri (BM Yolgösterici İlkeleri) hükümetleri bağlayıcı bir belge olmayabilir. Ancak, bu belge uluslararası insan hakları hukuku ile insani hukuk kurallarını yansıtmaktadır ve bu hukukla uyumlu bir belgedir. Ülke içinde zorunlu göç ettirme olayıyla karşı karşıya olan devletlere yol gösterme amacı vardır.[23] Yolgösterici İlkelerin bazı özgül hükümlerine bu raporun başka yerlerinde atıf yapılmıştır. Ancak, özet olarak şunları içermektedir:

· Halkın intikal edilmesi kararı bu tür bir önlemi almakla görevlendirilmiş bir merci tarafından alınmalıdır;

· Ülke içinde göç ettirilen topluluklara göç ettirmenin nedenleri ve prosedürü ile tazminat ve yeniden yerleştirme konularında tam bilgi verilmelidir  ;

· İntikal konusunda göç ettirilecek kişilere danışılmalı ve bu kişiler mümkün olduğunca karar verme sürecine katılmalıdır;

· Ülke içinde göç ettirilen kişiler, adli tahkikat dahil olmak üzere, bu tür bir önleme karşı etkin bir yasal çare arama hakkına sahip olmalıdır;[24]

· Devletlerin azınlıkları, köylüleri ve göçebeleri göç ettirme eylemlerine karşı koruma konusunda özel yükümlülükleri vardır[25]; hiç bir koşul altında devlet göç ettirmeyi toplu cezalandırma biçimi olarak kullanmamalıdır; [26] ve ülke içinde göç ettirilmiş kişileri zorla askere alma veya askeri gruplara katılmaya zorlama yoluyla bu kişilere karşı ayırım yapılmamalıdır;[27]

· Göç ettirme işlemi sırasında kişilerin yaşama, onur, özgürlük ve güvenlik haklarına saygı gösterilmelidir;[28]

· Göç ettirilen kişilerin yeterli bir yaşam standardı, gıdaya ve içme suyuna güvenlikli erişim hakkı; temel konut ve korunma olanakları; tıbbi hizmet ve temizlik olanakları gibi hak ve olanaklara sahip olması gerekir;[29]

· Göç ettirilen kişilerin mal ve mülkü gasbedilemez; mülkleri toplu cezalandırma biçimi olarak tahrip edilemez veya gasbedilemez;

· Devletler göç ettirilen kişilerin arkada kalan mülklerini tahribata, keyfi ve yasadışı el koymaya, işgale veya kullanıma karşı korumak zorundadır;[30]

· Göç ettirilen kişilerin refahının korunması esas olarak ilgili devletlerin görevidir, ancak bu devletler hükümetdışı veya hükümetlerarası örgütlerin sağlayacağı insani yardım için serbest erişim olanağı sağlamalıdır;[31]

· Göç ettirme durumun gerektiğinden daha fazla uzun bir süre sürdürülemez;[32]

· Devlet yetkilileri esas olarak ülke içinde göç ettirilen kişilerin evlerine gönüllü ve güvenlikli bir şekilde geri dönüşüne veya ülkenin başka bir yerinde gönüllü olarak yerleşmelerine olanak verecek koşul ve imkanları sağlamakla yükümlüdür. Ayrıca, devlet yetkilileri göç ettirilmiş kişilerin geri dönüşün planlanması ve yönetimine katılmalarını sağlamakla yükümlüdür;[33]

· Yetkililer, mülklerini yeniden elde etme konusunda göç ettirilmiş kişilere yardım etmeli ve bunun mümkün olmadığı durumlarda sözkonusu kişilere tazminat ödemeli veya başka türlü zarar-ziyan ödemesi yapmalıdır.[34]

 

Yolgösterici İlkeleri’in 28nci ilkesi özel dikkat gerektiren bir ilkedir. 28nci İlke, ülke içinde göç ettirilmiş kişilerin evlerine geri dönüş hakkını tanımak kadar ileri gitmemektedir. Ancak, mevcut uluslararası insan hakları hukukuna, insani hukuk kurallarına ve bir çok BM Kararına dayanarak, hükümetlerin uluslararası örgütlerin ülke içinde göç ettirilmiş kişilerin “normal evlerine ve mutad yaşam bölgelerine gönüllü bir şekilde, güvenlik içinde ve onurlu bir şekilde dönmeleri için” gerekli önlemleri alması gerektiğini vurgulamaktadır. Yolgösterici İlkelerin formülasyonunda önemli bir gelişme, 14 Aralık 1995 tarihli Bosna ve Hersek’le ilgili Dayton Barış Anlaşmasıdır. Dayton Anlaşmasının 7 numaralı Eki açıkça iki milyondan fazla mültecinin “orijinal evlerine serbestçe dönüş” hakkı için hüküm içermektedir. Anlaşma metni şöyle devam etmektedir: “Bu kişiler, 1991’den beri süregiden catışmalar sonucunda mahrum bırakıldıkları mülklerin kendilerine devredilmesi ve geri verilmeyen mülkler için tazminat ödenmesi hakkına sahiptir.”[35]

 

Türkıye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Koruma Konvansiyonu’nun 8nci maddesi özel yaşama ve aile yaşamına saygı hakkını korumaktadır.[36] Madde 1 ise sahip olunan mal ve mülkten yararlanma hakkını korumaktadır.[37] Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, güvenlik güçlerinin güneydoğu Türkiye’de gerçekleştirilen mülk tahribatının her iki maddeyle çelişen bir eylem olduğuna karar vermiştir. (Aşağıdaki paragraflara bakkınız).

 

Geçerli uluslararası hukuk enstrümanları tazmin konusunu dolaysız olarak ele almamaktadır. Ancak, BM’nin Azınlıkların Korunması ve Azınlıklara Yönelik Ayırımcılığın Önlenmesi Alt-Komisyonu hükümetlerin evlerinden zorla göç ettirilmiş kişilere “anında tazminat, ödeme ve/veya uygun ve yeterli alternatif konut veya toprak” vermelerini önermiştir.[38]  Akdivar ve Diğerleri v. Türkiye davasıyla ilgili kararında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi şunu belirtmektedir: 

Herhangi bir devletin konvasiyonu ihlal ettiği kanıtlandığında, sözkonusu devletin “bu tür ihlale son verme ve bu ihlalin sonuçları için tazminat ödeme yükümlülüğü vardır. Bu yükümlülük, ihlal öncesine mevcut olan durumu mümkün olduğunca aynı şekilde sağlamak içindir (restitutio in integrum).” [39]

 

Yolgösterici İlkelerin 29 (2) nci maddesi, ülke içinde göç ettirilmiş kişilere göç ettirme sırasında kaybolan mülkleri için tazminat ödenmesini veya başka tür adil tazmin biçimleri uygulanmasını gerekli kılmaktadır. Yolgösterici İlkelere Notlarda[40] göç ettirme sırasında kaybolan mülk için göç ettirilmiş kişilere yapılan tazminatlarla ilgili güçlü teamül örnekleri verilmektedir. Örneğin, eski Yugoslavya’daki Savaş Suçları Mahkemesi (ICTY) kuralları Mahkemenin mülkünü kaybeden mağdurlara mülkleri veya gelirleri için tazminat ödemesine izin vermektedir.[41] Ayrıca, Miskito davasında, Amerikalararası İnsan Hakları Komisyonu geri dönen göç ettirilmiş kişilere kaybolan ev, ürün, hayvan ve diğer mülkleri için adil tazminat ödenmesini önermiştir.[42]Dünya Bankası da, şiddetli sosyo-ekonomik veya çevresel etkiye sahip kalkınma projeleri nedeniyle yerlerinden istemeyerek ayrılmak zorunda kalan kişilere uğradıkları kayıplar için tam yenileme fiyatı kadar tazminat ödenmesini öngörmektedir.[43] Dayton Barış Anlaşması, 7 numaralı Eki’nde Göç Ettirilmiş Kişilerin ve Mültecilerin Emlakla ilgili Talepleri için bir Komisyon teşkil etmiştir. Bu Komisyon Bosna Hersek İnsan Hakları Odası olarak bir çok talebi ele almıştır.[44]

 

 

KENTLERDE YIĞILMA VE YOKSULLUK

 

Son on yılın zorlukları için hükümetten hiç bir yardım almadık. Yalnızca bekliyoruz.

—İnsan Hakları İzleme Komitesi’nce görüşülen göç ettirilmiş köylü, Siirt, 27 Haziran 2001.

 

Göç ettirilmiş Kürt kökenli kırsal nüfusun çoğunluğu kentlerde dramatik koşullarda ve aşırı yoksulluk içinde yaşamaktadır. … Aşırı kalabalık yerlerin genellikle yetersiz ısınma ve altyapı imkanları vardır ve sağlık koruma altyapısı yoktur. Kötü beslenme, yetersiz ve kirli içme suyu, uygun olmayan kanalizasyon ve artık atım tesisleri ile çöp yaygın sorunlardır.

—Avrupa Konseyi Parlamenter Asemblesi Göç, Mülteci ve Demografi Komitesi Raportör Raporu, 22 Mart 2002.

 

B.M. Yolgösterici İlkeleri, ülke içinde göç ettirilmiş tüm kişilerin yeterli yaşam standartlarına sahip olma hakkını kabul etmekte ve yetkili mercilerin asgari olarak kendilerine gerekli yiyecek, içme suyu, temel konut ve barınak, uygun giyim, temel sağlık hizmetleri ve sağlık koruma imkanları sağlamalarını gerektirmektedir. İlkeler ayrıca kadınlar, çocuklar ve özürlü kişiler dahil olmak üzere savunmasız kişilere özel dikkat edilmesini de gerektirir. (İlke 4, 18 ve 19). İnsan Hakları İzleme Komitesi 2001 yazında kentlerde bekleyen onlarca Kürt köylüsüyle gorüştü. Bu kişiler, devletin gidermek için hemen hemen hiç bir şey yapmadığı aşırı yığılma, yoksulluk ve işsizlik sorunlarını anlattılar.

 

Sıkışık ve sağlığa aykırı konutlar

Jandarma evlerini yıktığında ve kendilerini topraklarından sürdüğünde, köylüler yangınlardan kurtardıkları hayvanlarını sattılar ve barınacak yer aramaya başladılar.  Bazıları, köylerinin yakınlarında karayolu kenarlarında kamp kurdular ve ekinlerine bakmaya çalıştılar. Diğerleri en yakın kent veya kasabaya gidip boş arazilerde muşamba bezi ve paketleme kutularından geçici barınaklar kurdular. Köylüler ya yakınlarının yanında ya da aynı köyden gelen komşularıyla birlikte kiralık evlerde, tarım binalarında veya inşaatlarda sıkıştı.

 

Jandarma 1993’te Hayriye H’nin[45] Bismil yakınlarındaki Kayayolu köyündeki evine geldi. Jandarma aile fertlerine o denli cök işkence etti ki, üyelerden üçü hastaneye kaldırıldı. Sonra evi yaktılar. Şimdi 12 aile ferdi Diyarbakır’da üç odalı ve dışarıdaki tuvaleti komşularla birlikte kullanılan bir evde yaşamaktadır.[46] Jandarma Veli V’yi[47] 1993’te Mardin yakınlarındaki bir köyde bulunan topraklarından sürdü. Üç odalı evini yıktı. Sekiz kişilik aile şimdi Diyarbakır’da tek bir odada yaşmaktadır.[48] 1995’te Hakkari’deki evlerinden ayrılmaları emredilen birkaç aile daha da kötü ve sıkışık koşullarda Van’daki ahırlarda yaşamaktadır:

 

Çoğumuz onüç hatta daha fazla kişi tek odada yatıyoruz. Bizim ailede oniki kişi tek odada yaşıyor: erkek, kadın ve çocuklar. Yüz kişi dışarıda bulunan ortak bir tuvaleti kullanıyoruz ve bahçedeki tek musluğu paylaşıyoruz. Köye dönüş olsa kesinlikle döneriz. Bu yaşamdan kurtulmak istiyoruz – hayvanlar için inşa edilmiş bir yerde yaşıyoruz. Bu yer yazın çok kokuyor. Mali durumumuz iyi olmadığından doktora pek gidemiyoruz.[49]

 

Köylüler çadırlardan oluşan yerleşim birimlerinde göze çarpar bir şekilde yaşamaya devam etseydi, belki yetkililer durumu düzeltmek için birşeyler yapma gereği duyacaktı. Fakat göç ettirilmiş kişiler yaratıcıdır ve kaynakları bir araya getirmek ve iş bulmak için geniş aile ve toplum yapılarına yöneldiler. Türkiye’de hükümetdışı bir örgüt olan Göç Edenler Sosyal Yardımlaşma ve Kültür Derneği’nce (Göç-Der) yapılan bir ankete göre, göç ettirilen köylülerin yarısından çoğu gecekondu bölgelerinde konut bulabildi, ancak en yoğun göç zamanı ardından on yıl geçmiş olmasına karşın, ankete yanıt verenlerin yüzde 5,7’si hala çadırlarda veya barakalarda yaşamaktadır.[50]

 

Dil sorunları batıdaki kentlerde ev bulmayla ve oradaki toplumla entegre olmayla ilgili zorlukları arttırmaktadır. Göç-Der’in göç ettirilmiş kişilerle ilgili çalışması, seçilen örneğin yüzde 17,6’sının yetersiz Türkçe nedeniyle ev bulmada zorlukla karşılaştığını saptamıştır. [51] Yetişkin erkelerin yalnızca yüzde 11,4’ü ana dillerinin Türkçe olduğunu belirtmiştir. Göç ettirilmiş kadınların yüzde 60,9’u hiç Türkçe bilmemektedir.

 

Yoksulluk ve işsizlik

İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin görüştüğü köylülerin hemen hepsi, göç ettirilmiş köylünün kalsik şikayetini dile getirdi: göçten önceki yaşamlarında yoksuldular, ancak hayatlarından memnundular. Üretici olarak sahip oldukları statüden gurur duyuyorlardı. Şehirde ise, kötü ve üretken olmayan bir yaşam sürmekteydiler. Ayrıca, muhtaç oldukları en ufak yiyeceği bile az olan paralarıyla satın almak zorundaydılar.

 

Giyasettin G ve çocukları 1993’te Lice yakınlarında K köyündeki dört odalı evlerinin jandarma tarafından yakılmasını seyretmek zorunda kalmıştı.[52] Daha önce elli küçük ve büyk baş hayvanı ve buğday ve mercimek ekili 50 dönümlük toprağı vardı. Şimdi Diyarbakır’da kirada yaşıyor. “Burada hamal olarak çalışıyorum. İş olursa, ayda 100-150 milyon ($90-130) arası kazanıyorum. Ayda 60 milyonu bir akrabamdan kiraladığım üç odalı evin kirası için ödüyorum. Bu da nispeten ucuz. Yiyecek için zahire almam gerekiyor. Ayda her biri 13 milyondan dört çuval un alıyorum. Bu yıl tek bir kilo et alamadım.” [53] Sekiz kişilik ailede tek para kazanan başka bir köylü, benzer bir ekonomik durumu anlatı: Diyarbakır’da bir büroda kapıcı olarak çalışıyorum. Ayda 120 milyon kazanıyorum. Bununla un ve fasulye, güçlükle de biraz meyve satın alıyorum. Et alamıyorum – para yetmiyor. Belediyeden veya vakıflardan hiç bir yardım almadım. Çocuklarımın yalnızca ikisini okula gönderebiliyorum.”[54] Bazıları da gerçek açlıktan sözetti. Ayşe A’nın[55] Lice yakınlarındaki köyü 1992’de yakılmıştı. Operasyon sırasında kocası tutuklanmıştı. O kadar çok işkence görmüştü ki, bir ay sonra serbest bırakıldığında zihinsel istikrarı kalıcı bir şekilde zarar görmüştü. Yirmi yaşında özürlü bir oğlu var. Çocukken menenjit geçirmişti. Karı-koca ve çocuklar başka bir aileyle birlikte bodrum katındaki bir odayı paylaşmaktadır:

 

Mali olarak öylesine zor bir durumdayız ki, aynı ay içinde hem şeker hem de un satın alamıyoruz. Oğlumun biri lokantada eşim ise iş bulduğu zaman inşaatlarda çalışmaktadır. Elektrik ve su için para ödüyruz. Geriye pek bir şey kalmıyor. Bir kaç kez, evde üç gün boyunca un bulunmadığı oldu. Komşular farketti ve yardım ettiler.[56]

 

Diyarbakır’ın Çınar ilçesinden  bir köylü şunları söylüyordu:

 

Can güvenliğim olsa köye oynaya oynayadönerim. Şimdi asgari ücretin de altında bir ücretle geçinemiyorum. Daha önceki gelirimle beş aile besleyebilirdim. Daha önceki durumumda depremzedeleri bile besleyebilirdim. Şimdi kendi çocuklarımı bile besleyemiyorum. Okulda altı çocuğum var. Üçünü okuldan almak zorunda kaldım. Yiyecek ve giyecek sağlamak çok zor. Oniki kişilik bir ailem var. Ben olmasaydım başlarına felaket gelirdi. Hasta olursam ne olacak?[57]

 

Sağlık sorunları ve sosyal sorunlar

Sağlık sorunu korkusu göç ettirilmiş köylülerin yakasını bırakmıyor. Yetersiz bir diyetle yaşayan, hijyen bakımından sorunlu evlerde yığılan köylüler sık sık hasta olmakta fakat tedavi parası bulamamaktadır. Muş yakınlarındaki S köyünden ge